Archive for 2013-03-31

Full HD nedir?

 
Full HD, bir çözünürlük ifadesidir. Açılımı Full High Definition olarak tanımlanır. Türkçe’de “yüksek çözünürlüklü yayın” anlamına karşılık gelir.

Televizyondaki görüntü piksel adı verilen noktacıkların bir araya gelmesiyle oluşur. Bu noktacıklar ne kadar fazla olursa, görüntünün kalitesi ve netliğide o derece iyi olur. Full HD LCD televizyonlarda 1920 sıra ve 1080 satır piksel bulunur. Bu sayede daha fazla piksel ekrana sığdırılarak ve sıkıştırılmamış dijital vidyo ile elde edilen yüksek çözünürlüklü görüntüler sayesinde ekranda ciddi bir derinlik, keskinlik ve olağanüstü renkler oluşur. Buda izleyicilere eşsiz bir deneyim sunar.Full HD, teknoljinin ulaştığı en son noktadır.
Bazı LCD televizyonların üstünde bulunan Full Ready ibaresi ise o televizyonun yüksek çözünürlükte yayını alacağını ancak gösterim esnasında Full Hd televizyonlar kadar performans sergilemeyeceği anlamına gelir. Full Ready televizyonlar en fazla 720 piksel çözünürlükte yayını gösterebilir. Oysaki Full Hd lerde en düşük standart 1280×720 piksel çözünürlüktür.
Türkiye’de şuanda Digitürk haricinde hiçbir kanal HD yayın vermemektedir. Bu sebepten dolayı Türkiye pazarında HD televizyon satışı oldukça düşüktür.
 
www.iyzi.net/teknoloji/full-hd-nedir.html

Full HD ile HD Ready arasındaki fark nedir? Digitürk Plus yayını seyretmek için Nasıl bir Televizyon alınmalı?

 


"HD Ready" logosu taşıtan Televizyonlar High Definition (HD) yayın alabilirler, ancak bu Televizyonlar bu yayın standartının giriş sınıfını temsil etmektedir. Bir diğer deyişle, HD Ready bir Televizyon, HD yayınları alacak ancak bu yayınların gösteriminde Full HD Televizyonlar kadar iyi bir performs sergileyemeyecektir.

HD yayınlarda en düşük standart 1280x720 pikseldir ve bir yayının HD (High Definition) kabul edilmesi için en az bu çözünürlüğü desteklemesi gerekmektedir. HD Ready Televizyonlar da en az 720 piksel (yükseklik) çözünürlükte yayın gösterme özelliğine sahiptir.

Öte yandan yayın teknolojisi geliştikçe, HD yayınların çözünürlüğü de artmaktadır. Örneğin bugün pekçok HD yayın 1920x1080 piksel çözünürlük kullanmaktadır ve bu çözünürlükteki yayınları gösteren televizyonlar ise Full HD olarak adlandırılmaktadır.

HD yayının çözünürlüğü ister 1280x720, ister 1920x1080 piksel olsun, HD bir Televizyon bu yayını sorunsuz olarak gösterecektir. Ancak eğer yayın 1920x1080 piksel bir HD yayınsa ve Televizyon da HD Ready bir televizyonsa, cihaz yayını kendi destekliği desteklediği 1280x720 boyutuna göre otomatik ayarlayacağından görüntü kalitesinde Full HD bir Televizyona oranda küçük bir düşüş olacaktır. Bu yayın halen High Definition standardında normal televizyon yayınına göre çok daha kaliteli bir yayın olacak ancak FULL HD bir televizyonun gösterdiği kalitede bir yayın da olmayacaktır.

Bu nedenle 1280x720 çözünürlükte bir HD yayını tam performsla ve hiç kayıpsız seyretmek için HD Ready değil, Full HD bir Televizyon alınması önerilir.

Digitürk plus high definition yayınları 1920x1080 pikseldir. Hem HD Ready, hem de Full HD bir televizyon digitürk'ün HD yayınlarını sorunsuz ve yüksek kalitede gösterecektir. Ancak digitürk'ün yayın formatı 1920x1080 olduğundan, FULL HD bir televizyonun görüntü kalitesi, HD Ready bir televizyondan daha iyi olacağından, digitürk'ün HD yayınlarını seyretmek amacıyla alınacak bir televizyonun Full HD olması önerilir.




 http://www.cevapdefteri.com/yanit_8_full_hd_ile_hd_ready_arasindaki_fark_nedir_digiturk_plus_yayini_seyretmek_icin_nasil_bir_televizyon_alinmali.htm

Çözünürlük Nedir ?

Nedir bu çözünürlük dedikleri. Hep duyduğunuz ama kimsenin ne demek olduğunu ifade etmeye cesaret edemediği bir kavram. Ortada doğru tanımlardan daha çok yanlış tanımlar dolaşmaktadır. Yanlış tanımlara alışanlar için ise çözünürlük kavramı giderek içinden çıkamaz bir hal almaktadır. Hele hele işin içine hiç alışık olmadığımız inch gibi birimler girince iş daha da karışmaktadır.

Piksel nedir? Piksel kare şeklinde olan görüntünün en küçük birimidir. Digital görüntüler yana yana gelen pikseller topluluğundan oluşmaktadır. Digital görüntü, imgenin eninde ve boyunda bulunan piksel sayısı ile tanımlanır. Pikselin kendi başına en ve boy değerleri yoktur. Demekki dikdörtgen biçimindeki tek bir piksel 1*1 mm, 1*1 cm hatta 3*2 m bile olabilir. Aksi belirtilmedikçe piksellerin en ve boy oranı eşittir. Çözünürlük ise boyut tanımlamalaırında ek olarak gereken bir kavram. Kendi başlarına boyut sahibi olmayan piksellere çoğu zaman bir boyut değeri tanımlamak gereklidir. Bu şekilde piksellerin boyutu belirlendiğinde uzunluk biriminde kaç piksel bulunacağı da belirlenmiş olur. Örneğin bir pikselin boyutu 1 mm olarak tanımlanmışsa her santimetrede 10 piksel bulunacaktır.

Kapladığı alan ne olursa olsun görüntü birimi olan her piksel sadece tek bir renk değeri içerebilir. Digital görüntü işleme programları imge üzerinde işlem yaparken inch ve santimetre dğerlerinden anlamazlar. Tüm kesme, yapıştırma, yer değiştirme işlemlerinin tamamı piksellere uygulanır. Vektörel görüntü dosyalarından farklı olarak noktasal görüntü dosyaları için çözünürlük ve içerdiği piksel sayısı çok önemli. Dokümandakı işlemlerin hepsi piksellerin rengi veya konumunu değiştirerek etki yapar. İşlemlerin ne kadar süreceği ise üzerinde işlem yapılan piksel sayısına ve işlemin karmaşıklığına bağlıdır.

Çözünürlük tanımları:

Çözünürlük: Uzunluk biriminde birbirinden ayırdedilebilen nokta sayısıdır.

PPC, PPI, DPC, DPI, LPI, SPC, SPI değerlerini sık görüyorum. Bunların anlamını bilmek zorunda mıyım? Hayır, hiç bir şekilde zorunluluk yok, ancak bunların anlarını bilmek işi kolaylaştıracağından ileriki bölümlerde açıklayacağız.

Çözünürlük hesaplarında uzunlık birimi olarak inch veya santimetre kullanılır. Bir Inch = 25.4 mm veya 2.54 cm, basit hesaplarda 2.5 cm değerini kullanabiliriz. Gündelik yaşamda batı'nın aksine cm kullanıldığından bir çok işlemi cm üzerinden yapmak daha kolaydır.

PPC, PPI: Pixel Per (Cm) Inch: Kullanabileceğiniz en iyi birimdir. Genellikle DPI ile karışır ancak ikisi farklı birimlerdir. Birazdan göreceğiz. Piksels / (centimeter) inch, bir (santimetreye) inch'e düşen piksel sayısıdır. Bu, görüntünün öznitelikleri ile ilgili bir kavramdır. Diğer ölçümler gibi, yazıcı veya tarayıcılar ile doğrudan ilgili değildir.

Görüntüde birim olarak piksel / inch veya piksel / cm kullanılması yaygındır. 10 Cm uzunluğunda ve 20 Cm enindeki bir görüntü, 100 ppc çözünürlüğe sahip ise, boyunda 10cm*100ppc=1000 piksel, eninde ise 20cm*100ppc= 2000 piksel vardır. Görüntüdeki toplam piksel sayısı en*boy =2000piksel*1000piksel = 2.000.000 piksel'dir.

Günümüz digital görüntülerinin hemen hemen hepsinin temelinde kare şeklinde, görüntünün parçalanamaz birimi olan piksel yatmaktadır. Bu pikseller yan yana geldikçe ana görüntü oluşmaktadır. Görüntü boyutu bu nedenle bilgisayar için hep piksel olarak hesaplanmaktadır. Kesme, yapıştırma, montaj gibi işlemlerde bilgisayar görüntünün piksel olarak değerini dikkate alır. Eninde 2, boyunda 3 piksel olan bir görünütüde toplam 2*3=6 piksel vardır. En ve boy oranları arttıkça piksel sayısı ve dosya boyutu kenarların çarpanı kadar artmaktadır. Piksellerin kendi başlarına bağımsız enleri ve boyları yoktur. Örneğin 2*3 piksel boyutundaki bir görüntü 2*3 cm olarak basılabiliyorken, 2*3 metre veya 2*3 mm olarak da basılabilir. Her durumda uzunlık birimine düşen piksel sayısı değişmektedir. Örneğin 1 cm başına 2 piksel düşüyorsa görüntü çözünürlüğü 2 piksel / santimetredir. Bu değer ppc veya "pixel per centimeter" olarak ifade edilmektedir. 1mm başına iki piksel düşen ikinci örnekte ise çözünürlük yine santimetre olarak hesaplanmaktadır. Tanımda birim olarak santimetreyi kullandığımızdan görüntü ebadı ne olursa olsun önce santimetre başına düşen piksel sayısını hesaplamamız gerekir. 1mm'de 2 piksel varsa (1Cm) 10mm'de kaç piksel olacak gibi basit bir hesapla çözünürlük= 20 ppc veya santimetre başına 20 piksel olarak hesaplanabilir. .

Ayrıca monitörde çözünürlüğün hesaplanmasında en iyi referans PPC ve PPI'dir. Örneğin 14' bir ekranda 800*600 modunda çalışırken ekranın diagonalinde en ve boy boyutunun çarpanının karekökü kadar ( 692 ) piksel vardır. Bu durumda ekran çözünürlüğü 692/14=49 PPI'dir. Ancak ekran ile ilgili dikkat edilecek bir nokta var. Görünütünün ekrandaki boyutu sadece eninde ve boyunda bulunan piksel sayısından etkilenir. Çözünürlük değeri dosya içerisindeki çözünürlük değerinden değil, ekran çözünürlüğünden alınır. Bu nedenle 300*200 piksel boyutlarında ve sırasıyla 75, 150 ve 300 ppi çözünürlüğe sahip üç görüntü varsa he üçü de ekranda aynı boyutta görünür. (görüntü özniteliği, ekran, saydam çıkışı)

Soru: 1 metrede 2 piksel varsa çözünürlük kaç ppc'dir.

Modern görüntü formatlarının hemen hepsinde çözünürlük değeri görüntü ile birlikte PPC/PPI olarak kaydedilmektedir.

SPC, SPI: Samples per inch, Örnekleme / Santimetre, Örnekleme / Inch: Bir santimetreden alınan gerçek örneklem sayısıdır. Bu birim tarayıcı cihazlarının taranan cisimden örnekleme aralığını gösterir. Maksimum örnekleme aralığı tarayıcı cihazının üretimi sırasında belirlenmiştir. Ancak bazı tarayıcı üreticileri örnekleme değerlerini daha yüksekmiş gibi gösterebilmektedirler. Kullanıcı onlardan yüksek değerlerde tarama yapmasını istediğinde cihaz tarayabildiği en yüksek değerde görüntüyü tarayıp, görüntü işleme programına taradığından daha yüksek bir değerde sunabilmektedir. Bu nedenle taryıcı cihazları satın alırken üzerinde yazan çözünürlük değerinin yanısıra "Optik Çözünürlük" değerini de dikkat'e almakta fayda var.

LPI : Lines Per Inch, Çizgi/Inch veya bir inch'e düşen çizgi sayısı. Nerede bu çizgiler? Baskı teknolojisinde kullanılan tarama dokusu (tram) bir birine açılar ile dizilmiş paralel çizgiler yardımı ile CMYK adı verilen Turkuaz, Majenta, Sarı ve Siyah mürekkeplerini kağıda aktarır. Bu çizgilerin yoğunluğu ve aralığı baskı kalitesini belirler. En çok kullanılan tarama dokusu aralıkları 175, 150, 133, 120, 110, 100, 85 and 65 çizgi/inch (lpi) dir. Ppi değeri baskıda kullanılacak lpi değerinin yaklaşık iki katı kadar olmalıdır. Tam olarak 2.2 katı.


* 20 Duvar panoları,
* 50 Lazer yazıcılar,
* 85 Gazete,
* 150 kaplanmış kağıt
* 175 Sanat Dergileri.


DPC, DPI: Dots Per Inch, Nokta Vuruşu/Santimetre, Nokta Vuruşu/Inch, yazıcı çıktısının birimi. Bildiğimiz yazıcıların çoğu baskılarını nokta vuruşları yardımı ile yaparlar. Yan yana konan CMYK adı verilen Turkuaz, Majenta, Sarı ve Siyah küçük mürekkep noktacıkları bildiğimiz renkleri oluşturur. Yazıcının kullanabileceği en yüksek nokta yoğunluğu üretim sırasında belirlenmiştir. Genellikler satılan yazıcıların çoğu 300DPI (120DPC), 600DPI (240DPC) , ve 1200DPI (470 DPC) olarak üretilirler.

Baskı cihazlarının çözünürlüğü ise dpi (dot per inch) yani bir Inch başına vurduğu nokta sayısı ile ölçülür. İyi bir görüntü için, görüntü çözünürlüğü baskı cihazının sahip olduğu çözünürlüğün 1/4 kadarı olmalıdır. Bu değer 1/8'e kadar düşürülebilir. Örneğin nihai çalışma 300 dpi çözünürlüğe sahip bir printer ile basılacaksa inch başına 75 piksel (300/4) görüntü çözünürlüğü kullanılmalıdır. Daha düşük çözünürlüklerde kalite kaybı, daha yüksek çözünürlüklerde ise gereksiz ve ilave sorunlar yaratacak dosya boyutu artışları izlenmektedir.


Özetle: LPI, DPI ve PPI değerleri eşit değildir.

LPI PPI PPC DPI DPC
150 300 120 2400 950
85 150 60 1200 480
40 80 30 600 240
20 40 15 300 120
Eşdeğer Tablosu

Çözünürlük gereken ölçünün altında ise dosya boyutu küçük olur ancak çıkış ünitesinde pikseller kare kare görünür hale gelirler. Santimetredeki piksel yoğunluğu gerekenden fazla ise dosya boyutu gereksiz şekilde artar, tüm işlemler gerekenden fazla uzun sürer, sistem kaynakları felç olarak tükenme noktasına gelebilir. Nedir bu gereken ölçü? Onu yazının ileriki bölümlerinde anlatacağız.

Yeni görüntüyü hangi boyutta yaratmalıyız?

Yeni görüntü yaratmadan önce hangi çıkış aygıtı ile çıkış alınacağına karar vermeliyiz. Örneğin 600 dpi çözünürlükte bir yazıcı ile baskı yaparken (dpc) dpi değerinden 4 kat daha düşük bir (ppc) ppi değeri yeterlidir. Bunun nedeni pikselin rengini ancak bir kaç yazıcı nokta vuruşu ile belirlenebilmesidir. Elimizde 600 dpi bir yazıcı olduğunu varsayalım. Bir kereye mahsus olarak yazıcının dpi değerini santimetreye çevirmekte fayda var. 600 dpi bir yazıcı santimetrede yaklaşık 240 nokta vuruşu gerçekleştirebilir (240 dpc). 240'ın dört'te biri bizim için optimum ppc değerini verecektir. Buraya kadar yapılan hesap her yazıcı için sadece bir kere ypılacağından elde edilen ppc değerini not etmekte fayda var. Eğer görünütyü bir kaç çıkış aygıtından ayrı ayrı çıkış almak üzere hazırlıyorsak, yapmamız gereken en yüksek çözünürlüğe sahip çıkış aygıtına göre hesaplamaktır. Bundan sonraki aşama da çıkış almak istediğimiz görünütnün kağıt üzerindeki boyutunu belirlemektir.

Örnek olarak az önce hesaplarını yaptığımız yazıcı için 15*10 Cm boyutunda bir imge hazırlıyalım. Yukarıdan yaptığımız hesaplara göre ppc değeri 60 olarak çıktı. 60 ppc değerine göre görünütü boyutları 15*60 ve 10*60 piksel =900 * 600 olarak hesaplanıyor.

Eğer bu görünütüyü doğrudan yeni doküman komutu ile yaratacaksak en ve boy değerleri olarak 900 ve 600 piksel olan, seçme şansımız varsa çözünürlük değeri olarak 60 ppc değerini kullanmak yeterli olacak.

Tarama çözünürlüğü ne olmalı?

Bu görüntüyü Scanner veya başka bir kaynaktan kullanacaksak çoğu zaman imge boyutunda veya çözünürlüğünde bazı değişiklikler yapmak gerekecek. Örneğin 36*24 mm boyutunda bir dia taranacak ve 10*15 cm boyutunda 600 dpi bir printer ile basılacaksa ne yapmak gerekir. Bu durumlarda yukarıdaki örnekte yaptığımız gibi öncelikle hangi ebatta bir görüntü gerektiği hesaplanmalıdır. Daha önce yaptığımız hesap sonucunda 900*600 piksel boyutlarında bir görüntüye ihtiyaç duyduğumuzu bulmuştuk. Bu durumda diadan örnekleme yaparken kaç örneğe ihtiyaç olduğunu biliyoruz. 36 mm, 3.6cm enindeki diadan 900 örnek almamız gerekir. 3.6 mm'de 900 piksel varsa 1 cm'de kaç piksel olmalı? Ynt: 250 spc Bu durumda gereken örnekleme çözünürlüğü (spc) 250 olarak bulundu.

Bu hesapları daha kolay yapmanın bir yolu daha var.

Tarmama çözünürlüğü: spc/spi = ppc/ppi * büyütme oranı Yukarıdaki örnek için hesabı tekrarlarsak:
Büyütme oranı = 15cm / 3.6 cm = 4.16
Tarama çözünürlüğü, spc = 60 * 4.16 = 250 Bu örnekte de yukarıdaki gibi görünütünün eninde ve boyunda bulunan piksel sayısı sabit kalmıştır.

Yukarıdaki formül hesapları inch'den bağımsız yapmamıza yardım eder.

Örneğin hedeflenen görüntü çözünürlüğü 200 ppi (piksel/inch), hedeflenen görüntü boyutu 20*30 cm, taranacak görüntü boyutu 2*3 cm olsun. Tarama çözünürlüğü büyütme oranından kolayca hesaplanır.

Tarama çözünürlüğü (spi) = Büyütme oranı 10 * hedeflenen çözünürlük 200 dpi = 200*10 = 2000 spi.

Dikkat ederseniz yukarıdaki hesapta kağıt boyları için Cm, tarama çözünürlüğü için inch birimini kullandık. Bu kolaylığı bize sağlayan büyütme oranının hesaplanmasıdır.

Taramadan önce dosya boyutunu tahmin edebilirmiyim?

Dosya boyutu (MB) = enindeki piksel sayısı * boydaki piksel sayısı * kanal sayısı / 1.000.000
Dosya boyutu (KB) = enindeki piksel sayısı * boydaki piksel sayısı * kanal sayısı / 1.000

Örneklem sayısının değiştirilmesi:

Görüntünün eninde ve boyunda bulunan piksel sayısını değiştirmeden çözünürlük değerini değiştirme işine resampling veya örneklem sayısının değiştirilmesi denir. Bu işlem sırasında piksel sayısı değişmediğinden dosya boyutu değişmez. Örnekleme sayısı arttıkça imgenin kağıt üzerindeki boyutu küçülür. Örneklemi azaltmanın bir sınırı vardır o da çıktı cihazı ile ilgilidir. Eğer örneklem sayısı çıktı cihazının öngördüğünden çok daha az ise görüntüde kalite kaybı ve karelenmeler meydana gelir.

Başlangıç çözünürlüğü (ppc) * başlangıç boyutu (cm ) = Nihai çözünürlük ( ppc) * Nihai boyut (Cm)

Bu görüntüyü Scanner veya başka bir kaynaktan kullanacaksak çoğu zaman imge boyutunda veya çözünürlüğünde bazı değişiklikler yapmak gerekecek. Örneğin 36*24 mm boyutunda bir dia taranacak ve 10*15 cm boyutunda 600 dpi bir printer ile basılacaksa ne yapmak gerekir. Bu durumlarda yukarıdaki örnekte yaptığımız gibi öncelikle hangi ebatta bir görüntü gerektiği hesaplanmalıdır. Daha önce yaptığımız hesap sonucunda 900*600 piksel boyutlarında bir görüntüye ihtiyaç duyduğumuzu bulmuştuk. Bu durumda diadan örnekleme yaparken kaç örneğe ihtiyaç olduğunu biliyoruz. 36 mm, 3.6cm enindeki diadan 900 örnek almamız gerekir. 3.6 mm'de 900 piksel varsa 1 cm'de kaç piksel olmalı? Ynt: 250 spc Bu durumda gereken örnekleme çözünürlüğü (spc) 250 olarak bulundu.

Piksel sayısını arttırma veya azaltma:

Bir çok görüntü işleme programı büyütme ve küçültme işlemlerini en yakın komşu renk veya ara renkleri tahmin (interpolasyon) yönetmi ile yaparlar. Tahmin yönteminin sonuçları en yakın komşu yöntemine göre daha iyidir, ancak her iki yöntemde de büyütme sırasında kayıplar meydana gelmektedir. Küçültme sırasında meydana gelen kayıplar veri kaybı niteliğindedir. Bir görüntüdeki piksel sayısı azaltıldıktan sonra bazı bilgiler (ince çizgiler, dokular) nihai larak yok olmaktadır. Büyütme sırasında ise her hangi bir yarar sağlanmadan dosya boyutunu büyütmüş oluruz.

Çözünürlüğün temel kavramlarını öğrenmek, çalışma sırasında zaman ve emek kaybını önlemeye yönelik atılacak ilk adımdır.

Blogger’dan Wordpress’e Geçerken Karşılaşılan Sorunlar



Blogger‘daki bloglar son zamanlarda hep sorunlu olmaya başladı. Yavaş açılıyor, bazen hiç açılmıyor…Böyle olunca ziyaretçiler de azalmaya başlıyor. Benim Teknobook.Net de blogger’daydı bildiğiniz gibi ama ben de ziyaretçilerimin siteye girememsinden rahatsız oldum. Hatta kendi siteme giremiyordum ve içerik eklemekte zorlanıyordum. Ücretsiz servislerde zaten hep böyle sorunlar oluyor. İlerde de ne olacağı belli olmaz diyerek kendi hostumla WORDPRESS‘e geçmeye karar verdim.
Ancak önümde birçok sorun vardı. Bunlara çözüm getirmem gerekiyordu. Bu sorunları listeleyeyim:
1-Wordpress panelden direk Blogger siteyi çekerken sorun yaşanıyor. (güvenlik sertifikası gibi bir sebeple)
2-Blogger ve wordpress’in yazılara verdiği bağlantı yapıları aynı değil. Birbirlerine uyumlu hale getirmek gerekiyor.
3-Blogger yazıların başlığını bağlantı adresine aynen alamıyor. Çünkü hala bazı Türkçe karakterleri değiştirme işlemini yapamıyor. Örneğin yazı başlığınızda “ı” harfi varsa bu bağlantı adresinde görünmüyor. Dolayısıyla wordpress’e taşıdıktan sonra bu sorunlardan dolayı eski indexlerinizden gelen ziyaretçiler sayfa bulunamadı hatasıyla karşılaşıyorlar.
4-İndexleriniz bu taşımadan minimum olarak etkilenmeli. Arama sonuçlarınızdaki eskli indexlerinizin adresleri ve yeni Wordpress’e taşıdığınız yazıların bağlantı adresleri aynı olmalı ki ziyaretçileriniz doğru yazılara erişsin. Ayrıca arama motoru da bu eski adreslerinizi bulamadıkça indexlerinizi silebilir ve hatalar verebilir. Yeni sayfaların indexlenmesi de zaman alabilir, üstelik sonuçlarda sıralamalarınızın aynı olacağı da garanti değil. Bazı çözülemeyen durumlara rağmen neredeyse hepsini doğru yere yönlendirebilirsiniz.
5-Eğer Blogger’dayken çok vakit kaybettiyseniz ve orada çok içerik oluşturduysanız işiniz uzayabilir. Neyse ki benim fazla oyalanmadan Blogger’dan çıktım. O yüzden indexleri yeni sisteme yönlendirmem fazla zor olmadı. Geçiş yapmayı düşünüyorsanız ileriye ertelemeseniz iyi olur.
6-Blogger’daki kullandığınız etiketler Wordpress’e taşıma esnasında kategorilere dönüşüyor. Eğer çok etiket kullandıysanız bunlar Wordpress sitenizde kategori olarak çok büyük ve gereksiz bir kalabalık oluşturacak.
Ben Blogger’daki etiketleri kategori olarak kullanmıştım bu nedenle sorun olmadı. Wordpress’e geçeceğiniz zaman bunları göz önünde bulundurmanız gerekir ve gerekli düzenlemelerin zaman alacağını bilmeniz gerekir.

Hz. Mevlana'nın Eserleri

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ
RÛMÎ'NİN ESERLERİ

YRD. DOÇ. DR. YAKUP
ŞAFAK

Selçuk Ün.
Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi


İslâm dünyasının
yetiştirdiği en önemli mütefekkir ve mutasavvıflardan biri olan Mevlânâ
Celâleddin-i Rûmî (1207-1273), çalkantılı bir asırda yetişmiş; ailesi, o
zamanlar henüz sükûnetini yitirmemiş olan Anadolu'ya göç ederek Selçuklu
başkenti Konya'yı yurt edinmiştir. Çok iyi bir eğitim görmüş ve tasavvuf
terbiyesi almış olan Mevlânâ, özellikle Şems-i Tebrîzî ile buluşmasından
sonraki hayatı, fikirleri ve getirdiği yeniliklerle tarih boyunca pek
çok kimseyi etkilemiş, müslüman toplumların kültür hayatlarında derin
izler bırakmıştır. Bugün Doğu'da ve Batı'da O'na ve eserlerine duyulan
ilgi her geçen gün sür'atle artmakta ve geniş kitleleri içine
almaktadır.

Mevlânâ'nın, hepsi de
yayınlanmış ve Türkçeye çevrilmiş beş tane Farsça eseri vardır.
Bunlardan 40 bin beyti aşan Divan-ı Kebir'i âşık bir ruhun en samimi ve
en coşkun örneklerini taşır. Bu devâsa eser, asırlarca şairlerin ve
gönül adamlarının ilham kaynağı olmuştur. 26 bin beyte yaklaşan, fert ve
toplumla ilgili her türlü konuyu içeren ve edebî bir tasavvuf şâheseri
olan Mesnevi'si ise yazılmaya başlandığı andan itibaren âlimler,
edipler, şairler kadar devlet adamları, esnaf ve halk tarafından da
sevilmiş ve gittikçe artan bir ilgiyle benimsenmiştir. Fîhi mâ fîh,
Mecâlis-i seb'a ve Mektûbat adlı mensur eserleri de Mevlânâ'nın
fikirlerini daha yalın ve berrak şekilde bizlere aksettirir.

Bu yazıda adı geçen
eserler özet olarak tanıtılacak ve onlardan örnekler sunulacaktır.

I. DÎVÂN-I KEBÎR:
Büyük Divan demektir. Mevlânâ'nın gazel, terkîb-i bend ve rubailerini
ihtivâ eden bu büyük eser, şiirlerin söylendiği vezinlere göre tanzim
edilmiş 21 divanla rubailer divanından meydana gelmiştir.

Mevlânâ'dan önce Fars
edebiyatında şairlik mesleği özellikle saray çevrelerinde önemli
gelişmeler göstermişti. Tasavvufî şiirde de ilk büyük mümessilleri
yetişmiş ve mutasavvıflar edebiyat dünyasında kendilerini kabul
ettirmeye başlamışlar; şiiri hikmetin, mânevi duygu ve düşüncelerin en
önemli ifade vasıtası kılmayı başarmışlardı.

Mevlânâ'nın Şems'ten
önceki hayatında Arap ve Fars edebiyatlarındaki bu iki tür şiire de
âşina olduğu âşikârdır. Özellikle en önemli temsilcileri Senâî (öl.1131)
ve Attar (öl. 1221) olan tasavvufî şiirle meşgul bulunduğu, öteden beri
meclislerinde bu şairlerin eserlerinin okunduğu bilinmektedir. Ancak ilk
dönemde yazılmış kaynaklardaki bazı ifadelerden o zamanlar müslüman
toplumlarda, mûsikîye olduğu gibi şiire de kimi din âlimleri tarafından
-şairlerin saray çevreleriyle yakın ve tasvip görmeyen bazı
ilişkilerinin de etkisiyle- olumsuz gözle bakıldığının ve büyük bir din
âlimi olan Mevlânâ'nın bu yönden suçlandığının ipuçlarını bulmak
mümkündür. 1 Buna karşılık -aynı ifadelerden- Mevlânâ ailesinin
anavatanları olan Horasan'dan farklı olarak Anadolu'daki dinî yaşamda
müsâmahakâr bir atmosferin bulunduğu ve kendisinin şiire yönelmesinde
Anadolu insanının manzum sözlerden ve ahenkten hoşlanmasının da rolü
olduğu anlaşılmaktadır. 2 Sultan Veled'in İbtidâ-nâme'sindeki ifadelerin
açıkça gösterdiği üzere 3 Şems'le buluşmasından sonra aşk ummanına dalan
Hz. Mevlânâ, tabîî olarak âşık bir ruhun heyecanlarına cevap verebilecek
yegâne vasıta olan şiir ve mûsikîye yönelmiş; Şems'in de teşvikiyle
semâa başlamıştır. Mevlânâ hayatının bundan sonraki bölümünde şiiri,
mûsikî ve semâı âdetâ kendisine manevî yol arkadaşları edinmiş;
heyecanlarını, coşkusunu, sevincini, üzüntüsünü hep bu vasıtalarla ifade
etmiş, onlarla tesellî ve sükûn aramıştır. Gazellerin çoğunu, özellikle
Şems-i Tebrîzî'nin kaybolması üzerine söylediğini biliyoruz. Çok zaman
semâ esnasında söylediği bu coşkulu manzûmeler, sevenleri tarafından
zaptedilmiş ve bunlar aruz vezinlerine göre tasnif edilmiştir.

Hiçbir zaman bir
şairlik iddiasında bulunmamış olan ve daima sözün, manaları ifadedeki
kifâyetsizliğinden şikâyet eden Mevlânâ'nın şiirlerinde görülen bazı
aksaklıklara dikkat çeken Fuad Köprülü, şairin "rûhunu, bütün
samimiyyeti, derinliği, çıplaklığıyle gösteren manzûmelerindeki ilâhî
lirizm"in yüksekliğini vurgulamakta ve bu sebeple Mevlânâ'yı belki de
Farsça şiir söyleyen en büyük mutasavvıf şair saymak gerektiğini itiraf
etmektedir. 4

Bilindiği üzere
gazellerin aslî konusu aşktır. Şair, gerek duygu ve düşünce dünyasını,
gerekse dış dünyadan aldığı unsurları hep bu tema etrafında yüksek bir
sanat duyarlılığıyla işler, dile getirir. Bu çerçevede "döneminin bütün
bilgilerini kavramış, Hint-İran, Yunan-Roma mitolojisini bilen, yeri
gelince âyet ve hadislerden faydalanan bir bilgin olan Mevlânâ'nın
şiirlerinde halk unsurlarının önemli bir yeri vardır. Türk atasözleri,
gelenekler, töreler, halk deyimleri, halk inançları, eski devirlerin
kanaatleri, köyler, şehirler ve sokaktaki delilere taş atan çocuklardan
rüşvet yiyen kadılara kadar çok geniş bir sosyal çevre divanının
panoramasını belirler." 5

Mevlânâ şiirlerinde
çoğunlukla mahlas yerinde -alışılagelmiş kullanımdan farklı olarak-
kendisine karşı büyük bir sevgi ve özlemle bağlı olduğu Şems-i
Tebrîzî'nin adını kullanmış, bu sebeple eseri, Dîvân-ı Kebîr isminin
yanısıra Dîvân-ı Şems veya Külliyyât-ı Şems diye de anılmıştır. Az
sayıdaki bazı manzûmelerinde, "sus" manasına gelen "hâmûş" kelimesini
veya Salâhaddin ve Hüsâmeddin adlarını mahlas olarak tercih etmiştir.

Dîvân-ı Kebîr'e
gösterilen ilgi Mesnevi'ye göre elbette daha azdır ve onun üzerine
yapılan çalışmalar genellikle seçmelere ve bazı beyit veya manzûmelerin
şerh ve izahına münhasır kalmıştır. Dolayısıyla yazma nüshalarına daha
az rastlanır. Gerek yazma, gerekse Hindistan ve İran'da neşredilmiş olan
eski matbû metinlerinde beyit sayıları ekseriya 30 ilâ 50 bin beyit
arasında değişir. Divan'a başka şairlerin şiirlerinin karışmış olması,
beyit sayısının artmasına sebep olmuştur. Eserin bilimsel (tenkitli)
metni, İranlı değerli âlim Bedîüzzaman Furûzanfer tarafından 9 eski
yazma karşılaştırılıp Mevlânâ'ya ait olmayan şiirler mümkün mertebe
ayıklanarak gerçekleştirilmiş ve Külliyyât-ı Şems yâ Dîvân-ı Kebîr adı
altında 8 büyük cilt halinde yayınlanmıştır. (Tahran, 1336-1345 h.ş.
I-VI. ciltlerde kafiyeye göre alfabetik sırayla -toplam 36.360 beyitten
oluşan- gazeller ve terkîb-i bendler; VII.ciltte sözlük, fihrist ve
açıklamalar; VIII.ciltte ise 1995 rubai bulunmaktadır.) Eser İran'da
Furûzanfer neşri esas alınarak birçok kez basılmıştır. 6

Dîvân-ı Kebîr
Türkçe'ye büyük mütehassıs ve âlim Abdülbaki Gölpınarlı tarafından
çevrilerek 1957-1974 yılları arasında yayınlanmıştır. 7 Mütercim,
çevirisine Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi'ndeki 68-69 nolu yazmayı esas
almıştır. Bu nüshada 44.834 beyit bulunmaktadır. 8 Gölpınarlı
çevirisinden hareketle Dîvân-ı Kebîr, Nevit Oğuz Ergin tarafından
İngilizceye tercüme edilmekte ve 2000 yılında XII.cildi yayınlanmış olan
bu tercüme, T. C. Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle ABD'de (California)
neşredilmektedir.

Yurt içinde ve yurt
dışında Dîvân-ı Kebîr'den birçok seçmeler, tercümeleriyle ve bazen
açıklamalarla birlikte yayın sahasına çıkmıştır. Bu cümleden olarak
Midhat Bahari Beytur, İranlı şair ve tezkire yazarı Rıza Kuli Han
Hidayet'in Dîvân-ı Şemsü'l-hakâik (Tebriz, 1280) adlı antolojisini
Türkçeye çevirerek Dîvân-ı Kebîr'den Seçme Şiirler ismiyle neşretmiştir.
(Mevlânâ'ya ait olmayan şiirlerin de yer aldığı bu üç ciltlik eser, 1944
yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından neşredilmiştir.) Mevlânâ ve
şiirleri batıda daha ziyade J. Von Hammer, Friedrich Rückert,
Rosenzweigh-Schwannau, Nicholson, Bausani gibi bilgin ve edipler
tarafından yapılan tercümelerle tanınmıştır. Günümüzde Coleman Barks'ın
İngilizce'ye yaptığı tercümeler beğeniyle okunmaktadır. İran ve Pakistan
gibi ülkelerde de bu yönde birçok yayın bulunmaktadır.

Dîvân-ı Kebîr'deki
rubailerin Farsça metni, Türkiye de ilk defa Veled Çelebi (İzbudak,
1867-1953) tarafından İstanbul'da 1314 yılında yayınlanmış, bu eser
sonraları M. Nuri Gencosman tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Abdülbaki
Gölpınarlı, Dîvân-ı Kebîr tercümesine esas aldığı nüshanın sonundaki
1765 rubaiyi de Türkçeye çevirerek Rubâîler adıyla yayınlamıştır. (İst.,
1964) Son yıllarda Mevlânâ ve eserleri üzerine yaptığı yoğun
çalışmalarla tanınan Şefik Can, 2217 rubainin tercümesini Farsça
metinleriyle birlikte neşretmiştir. Rubailerin -seçmeler yapılarak da-
çevirileri birçok kimse tarafından yayınlanmıştır. Bu kişilerden A.
Gölpınarlı, Hasan Âli Yücel, Âsaf Hâlet Çelebi, Hüseyin Rifat Işıl, M.
N. Gencosmanoğlu, Feyzi Halıcı, Talat Sait Halman ve Hamza Tanyaş
zikredilebilir.


II. MESNEVİ: Asırlarca
çeşitli milletlerin aynı değerler etrafında oluşturdukları İslâm kültür
ve medeniyetini yoğuran aslî ve en önemli unsurlardan biri, kuşkusuz
tasavvuf düşüncesi olmuştur. İslâmın bir tür yorumu ve uygulanışı demek
olan tasavvuf, yüzyıllar boyunca ilim, fikir, gönül ve sanat erbâbı
tarafından yazılan nice değerli eserlerle anlatılmıştır. Allah, kâinat,
insan üzerine fikirleri; fert ve cemiyetle ilgili konuları en güzel
şekilde izah eden tasavvufî şaheserlerden biri de Mevlânâ'nın
Mesnevi'sidir.

Mesnevî, esasen İslâm
medeniyeti dairesindeki klâsik edebiyatlarda bir nazım şeklinin adıdır.
Her beyti kendi arasında kafiyeli olan bu formda, kafiyedeki serbestlik
ve bağımsızlık sebebiyle uzun hikaye ve roman tarzı kitaplar, didaktik
eserler v.s. genellikle mesnevi şeklinde kaleme alınmıştır. Mevlânâ
kitabını bu adla isimlendirip başka bir isimvermediğinden, "Mesnevî"
kelimesi, ona yazıldığı zamandan beri özel isim olmuştur.

Mevlevilikle ilgili en
eski kaynakların verdiği bilgilere göre Mevlânâ'ya büyük bir saygı ve
sevgiyle bağlı olan Çelebi Hüsâmeddin, bir zaman şeyhinden, sülûk
âdâbını ve tasavvufî hakikatleri dervişlere telkin edebilecek bir eser
vücuda getirmesini ve o vakte kadar yazılan gazellerin epeyce büyük bir
yekûn tuttuğu için biraz da mesnevi cihetine rağbet etmesini rica etmiş;
O da üzerinde Mesnevî'nin ilk onsekiz beyitinin yazılı bulunduğu bir
kağıdı sarığının arasından çıkararak kendisinin de bunu düşündüğünü
söylemiş ve hayatının son dönemini kapsayan 10-15 yıllık bir zaman
içerisinde (her fırsatta Mevlânâ söyleyip Hüsâmeddin Çelebi yazarak ve
daha sonra kendisine tekrar okuyarak ve gerekli düzeltmeleri yaparak)
altı ciltten oluşan ve 26 bin beyte yaklaşan o muazzam âbide vücuda
gelmişti. 9

Mevlânâ Mesnevi'nin
yazılış gayesini ve muhtevasını şu sözlerle açıklar: "Bu kitap,
Mesnevi'dir. O, ulaşmada, tam inanış sırlarını açmada din temellerinin
temellerinin temelleridir. O, Allah'ın en büyük fıkhıdır; Allah'ın en
aydın şerîatıdır, en reddedilmez delilidir." "Gerçekten de o, gönüllere
şifadır, hüzünlere cilâ. Ku'ran'ı, iyiden iyiye açar, açıklar. Şanları
yüce, özleri hayırlı yazıcılar, elleriyle yazmışlardır onu." 10 (Gölp.,
I, s.3-5)

"(Bu kitap) şunu
anlatır: Şeriat bir muma benzer, yol gösterir. Ama ele mum almakla yol
alınamadığı gibi mum almasan da yol alınmış olmaz. Yola düştün mü şu
gidişin, Tarikattır; dilediğince eriştin mi bu, Hakikattir. (...) Yahut
da şeriat, tıp bilgisini öğrenmeye benzer; tarikat, tıp bilgisine göre
perhiz etmek, ilaç yemektir; hakikatse, ebedî olarak sağlık-esenlik
bulmaktır." (Gölp., V, s.3-4)

Mevlânâ, "Bizim
Mesnevimiz vahdet (birlik) dükkanıdır; (onda) "bir" den başka ne
görürse, o puttur." (İzb., VI, 1528) der ve tevhid anlayışını,

"Yüz tane kitap olsa
hepsi de "bir" baptan ibarettir. Yüz tarafta da tek "bir" mihraba
dönülür.

Bu yolların hepsi tek
"bir" eve çıkar. Bu binlerce başak, "bir" tek tohumdan meydana
gelmiştir. sözleriyle dile getirir. (İzb., VI, 3667-68)

Mesnevi altı ciltten
(defter) oluşmaktadır. Eserin bilimsel metnini (edisyon kritik)
hazırlayıp İngilizce'ye tercüme eden ve ona şerh mahiyetinde açıklamalar
yazan, ünlü İngiliz müsteşrik Reynold A. Nicholson (1868-1945)'un
neşrine göre Mesnevi'de toplam 25632 beyit vardır. 11 Her cildin başında
bir mukaddime vardır ve metin içerisinde konular başlıklar halinde
verilmiştir. Eser, aruzun Remel bahrine ait Fâilâtün fâilâtün fâilün
vezniyle nazmedilmiştir. 12 Tasavvuf sahasında en çok okunan ve
kendisine en fazla şerh yazılan eserlerden biri, belki de birincisi olan
Mesnevi, yurt içinde ve yurt dışında defalarca basılmıştır. Eserin, çok
sayıdaki yazma nüshaları arasında yazıldığı tarihlere kadar uzananlar
vardır.

Mesnevi, -yukarıda
ifade edildiği üzere- içerisinde binlerce ayet, hadis, atasözü, temsil,
hikaye, fıkra bulunan 6 ciltlik ve 26 bin beyte yaklaşan devâsâ bir
eserdir. "Mağz-i Kur'an" yani "Kur'an'ın Özü" diye adlandırılan eserde
müellif, fert ve toplumu ilgilendiren hemen her konuyu ele alır.
Meseleleri en etkili ve ikna edici delillerle ve son derece akıcı,
sürükleyici, edebî bir üslûpla enine boyuna tahlil eder.

Mevlânâ'nın
eserlerindeki en bâriz özelliğin külfetsizlik olduğunu ifade eden büyük
mütehassıs Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi'nin üslûbu ve muhtevâsı
hakkında özetle, şu değerli tespitleri yapar: "Şairliğin en büyük
meziyetlerinden biri ve belki birincisi olan tedâi kabiliyeti Mevlânâ'da
misli görülmemiş bir derecededir. Zamanın bütün bilgilerini en ince
noktalarına kadar bilen, birkaç dile sahip olup bütün şairleri okumuş
bulunan; bunlarla beraber fevkalâde seyyal bir zekâ, çok ince ruh, eşsiz
bir vecit, örneksiz bir aşk, emsalsiz bir seziş ve buluş kabiliyetinin;
neşenin, çoşkunluğun, hayranlığın, hulâsa bütün bir mâna âleminin
mümessili olan Mevlânâ, Mesnevî'yi söylüyor, zihninde bahisler,
bahisleri kovalıyor, bu bahislere uygun hikâyeler, hikâyeleri
hatırlatıyor, söz ulamı bu suretle uzayıp gidiyor. Bu hikâyeyi
anlatırken hikâyedeki bir insan veya hayvana söz söyletmeye başlıyor,
fakat derhal söz söyliyen kendisi oluyor.(...) Bu harikulâde tahkiye
tarzı; bir şerhle, hikâyenin ruhî tahliliyle biterken, hattâ bazan
bitmeden yeni bir bahse girilmesi icabediyor. (...)

Mevlânâ, kitabında
kelâm kaidelerinden, Yunan felsefesiyle bu felsefenin İslâmi şekli olan
Hükema felsefesinden, bu sistem içinde yaradılış ve dünya
telâkkilerinden, büyük sofilerin, menkabelerinden bahseder. Mesnevi'de
yer yer realiteye de ehemmiyet verilmiştir. Bu yalnız, hikâyelerde
değildir. Mevlânâ gezdiği yerleri, gördüğü şeyleri anlatırken de
realiteye büyük bir kıymet verir. Bütün bir devrin âdetleri, görenleri,
düşünce ve sezişleri elle tutulur, gözle görülür bir halde
canlanır.(...)

Mesnevi'de Mevlânâ'ya
asıl müessir olan Hakîm-i Senâi ve bilhassa Ferideddin-i Attar'dır.
Zaten Eflâkî, Çelebi Hüsameddin'in Mevlânâ" yı Mesnevi'yi yazmaya teşvik
ederken şakirtlerinin Hakîm-i Senâî'nin "İlâhi Name" siyle Attar'ın
"Musibet Name" ve "Mantık-al Tayr" ını okuduklarını, kendisinin de
"İlâhi Name" tarzında ve "Mantık-al Tayr" vezninde bir kitap yazmasını
rica ettiğini söylemektedir.(...)

Hulâsa Mesnevi, baştan
başa bir kültür âlemidir. Ve dünya eserleri arasında bu kitabın mümtaz
bir mevkii vardır, mistik eserlerle sofiyane şiirler arasındaysa bir
benzeri yoktur." 13

Hâsılı, hakikat
yolunda Allah ve Peygamber sevgisini gönüllere yerleştirmeyi hedefleyen,
İslâmiyetin aşk derecesinde bir samimiyetle yaşanmasını savunan Mevlânâ,
fikirlerini esas olarak bu eserle kitlelere duyurmuş ve benimsetmiştir.
Bütün bu yönleriyle bizim duygu ve düşünce dünyamıza kaynaklık etmiş,
kültür hayatımızda kesin ve derin bir iz bırakmış olan Mesnevi hakkında
Anadolu'daki çalışmalar erken dönemlerde başlamış; yazılmaya başlandığı
andan itibaren alimler, edipler, şairler kadar devlet adamları, esnaf ve
halk tarafından da sevilmiş ve gittikçe artan bir ilgiyle
benimsenmiştir. Bu değerli kitap, asırlarca kadın-erkek, yaşlı-genç her
seviyeden insan tarafından okunmuş, Mesnevîhanlarca gerek tarikat
mensuplarına gerekse halka anlatılmış, bir çok âlim ve mutasavvıf
tarafından tercüme ve şerhedilmiş, kendisinden birçok seçmeler yapılmış,
konulara göre tasnif edilmiş, lügatleri hazırlanmış, eserlere,
fikirlere, sanat ve edebiyat ürünlerine ilham kaynağı olmuştur.
Ülkemizde, Surûrî (öl. 1562), Şem'î (öl. 1600'den sonra), Ankaravî (öl.
1631), Yusuf Dede (öl. 1669), Nahîfî (öl. 1738), Şakir Mehmed (öl.
1836), Mehmed Murad (öl. 1847), Ahmed Avni Konuk (öl. 1938), Veled
Çelebi (öl. 1953) Abdülbâki Gölpınarlı (öl. 1982) ve Şefik Can (d. 1910)
Mesnevi'yi baştan sona tercüme veya şerh etmeyi başarmışlardır.
Tâhirü'l-Mevlevî (öl. 1951)'nin 5.defterin başlarına kadar getirdiği
şerh de Şefik Can tarafından ikmal edilmiştir. Mesnevi'nin bir kısmının
-özellikle birinci defterin- tercüme ve şerhini ihtiva eden daha pek çok
eser yazılmıştır. 14

Geçmişte Mevlânâ'nın
etkisi, elbette sadece Anadolu ile sınırlı kalmamış, bilhassa İran ve
Hindistan sahalarında O'nun etkisi büyük olmuş; pek çok âlim, mutasavvıf
ve edip eserleriyle ilgilenmişler, onlara değerli şerhler yazmışlardır.
Günümüzde ise yurt içinde ve yurt dışında, Mevlânâ ve eserleri üzerine
yapılan çalışmalar büyük bir hız kazanmıştır. Mesnevi, dünyadaki başlıca
büyük dillere çevrilmiştir veya çevrilmektedir. Bu cümleden olarak
Mevlânâ ve Mesnevi'yle ilgilenen çağdaş bilginler arasında, İran'dan
başta Bedîuzzaman Furûzanfer olmak üzere Muhammed Takî Ca'ferî,
Abdülhüseyn Zerrinkûb, Muhammed İsti'lâmî, Seyyid Sâdık Govherîn, Kerîm
Zamânî; Pakistan'dan büyük şair Muhammed İkbâl'in yanısıra Afzal İkbâl,
Mevlânâ Kadı Seccad Hüseyn; Mısır'dan Muhammed Abdüsselâm Kefâfî ve
öğrencisi İbrahim Desûkî Şitâ; İngiltere'den Reynold A. Nicholson ve
öğrencisi A. J. Arberry; Fransa'dan Eva De Vitray Meyerovitch;
Almanya'dan -daha ziyade Mevlânâ'nın fikirleriyle ilgilenen-Annemarie
Schimmel anılmalıdır. 15 Özellikle maddenin dar kalıpları arasına
sıkışmış olup rûhen huzur ve sükûn arayan, hayatlarını anlamlı kılacak
ve ona derinlik katacak arayışlar içinde bulunan Batılılarda Mevlânâ ve
eserlerine yöneliş, önemli boyutlara varmıştır. Bugün "Mevlânâ" ve
"Rumi" kelimelerinin içinde yer aldığı web sitelerinin yüzbinlere
ulaştığını ve Mevlânâ'nın eserlerinin ABD'de yıllardır en çok satılan
kitaplar arasında yer aldığını zikredersek konunun geldiği nokta
anlaşılabilir.

Haklı bir şöhretle,
müslüman milletlerin asırlarca, gönülden sevgisini ve saygısını kazanmış
olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, dün olduğu gibi bugün de sadece
müslümanlara değil, bütün insanlığa manevi rehberliğini, engin fikirleri
ve eserleriyle, özellikle de ölümsüz şaheseri Mesnevi'siyle
sürdürmektedir.


III. FÎHİ MÂ FÎH:
Farsça mensur olarak yazılmış olan eser, "içindeki içindedir, ondaki
ondadır" manalarına gelir. Mevlânâ'nın yaptığı sohbetlerin, yakınları
-muhtemelen Sultan Veled- tarafından derlenmiş şeklidir. (Nitekim âdet
olduğu üzere Sultânü'l-Ulemâ ve Bahâeddin Veled'in Maârif adlı eserleri,
Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî ve Şems-i Tebrîzî'nin Makâlât isimli
kitapları da onların çeşitli meclislerdeki sohbetlerinin sonradan yazıya
geçirilmiş şekilleridir.) Fîhi mâ fîh adı eski nüshalarda geçmemektedir;
ünvan olarak bazı yazma nüshalarda "Esrârü'l-Celâliyye" olarak yer
almıştır.

Fîhi mâ fîh, çeşitli
bölümlerden meydana gelmiş orta hacimde bir eserdir. Bölümlerin sayısı
çeşitli nüshalarda değişiklik göstermekte olup matbû nüshalarda 70'ten
fazla bölüm vardır. Kitabın bazı yerlerinde ünlü Selçuklu veziri
Muîneddin Pervâne'ye hitap edilmekte, Şems'ten, Seyyid Burhâneddin ve
Salâhaddîn-i Zerkûb'dan bahisler geçmektedir. Eser Mevlânâ'nın dinî ve
tasavvufî görüşlerini, muhtelif konulardaki fikirlerini Mesnevi'den daha
açık ve yalın bir tarzda gösterir. Sade bir Farsça ile yazılmış olan
Fîhi mâ fîh, aynı zamanda devrinin çeşitli özelliklerini yansıtan önemli
bir kaynaktır. Bölümler, ya bir soruya verilen cevap şeklindedir, yahut
bir hadisenin beyanıyla, bir âyet veya hadisin izahıyla başlamaktadır.
Bunun yanısıra "tasavvufî menkıbeler, klâsik şark hikâyeleri, efsâneler,
masallar malzeme olarak kullanılmış, Moğollar'ın zulmü dile getirilmiş
ve mağlup olacaklarına işaret edilmiştir." 16

Mesnevi ve Dîvân-ı
Kebîr kadar şöhret kazanamamış olan eserin Mevlânâ Bibliyografyası'nda
kaydedilmiş 36 yazma nüshası bulunmaktadır. 17 İlk baskıları 1318/1900
ve 1333-4/1915-6 yıllarında İran'da, 1929 yılında Hindistan'da yapılan
Fîhi mâ fîh'in ilmî neşri İranlı değerli âlim Bedîuzzaman Furûzanfer
tarafından gerçekleştirilmiş (Tahran, 1951); son olarak da eserin
tenkitli neşri Cafer Müderris-i Sâdıkî tarafından bir kez daha yapılmış
ve bu çalışma Makâlât-ı Mevlânâ (Fîhi mâ fîh) adıyla 1994 yılında
Tahran'da yayınlanmıştır.

Fîhi mâ fîh, son
Mesnevi şârihlerimizden Ahmed Avni Konuk (öl. 1938) tarafından tercüme
edilmiş, 73 fasıldan oluşan bu tercüme, mütercimin vefatından çok sonra
İstanbul'da 1994 yılında merhum Selçuk Eraydın tarafından yeni harflerle
neşredilmiştir.

İkinci tercüme Meliha
Ülker Tarıkâhya (Anbarcıoğlu) tarafından yapılmıştır. 61 fasıldan ibaret
olan ve B. Furûzanfer neşrinden yapılan bu tercüme, 1954 yılında Milli
eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Son olarak Abdülbaki
Gölpınarlı, gerek bu ikinci tercümeyi, gerekse Furûzanfer neşrini
yeterli görmeyerek eserin metnini Türkiye'deki yazmalardan istifadeyle
yeniden düzenlemiş ve (yayınlanmamış olan) bu metinden yaptığı çeviriyi
1959 yılında İstanbul'da neşretmiştir.

Fîhi mâ fîh, Urducaya
1929 yılında Abdülmecid ve 1991 yılında da Abdürreşîd Tebessüm
tarafından tercüme edilerek yayınlanmıştır. Eser, İngilizceye
A.J.Arberry (New York, 1972) ve Wheeler Thackston (Putney, VT, 1994);
Fransızcaya Eva de Vitray- Meyerovitch (Paris, 1976) ve Almancaya
Annemarie Schimmel (Munich, 1988) tarafından çevrilmiştir.


IV. MEKTÛBÂT:
Mevlânâ'nın yakınlarına, dostlarına, bazı âlimlere, bilhassa devlet
büyüklerine ve önemli şahıslara yazdığı mektupların bir araya
getirilmesinden oluşmuş bir eserdir. Muhtelif vesilelerle kaleme alınmış
olan bu mektupların çoğunda bir kimse tavsiye edilmekte veya birisinin
derdine çare aranmaktadır. Eser, Mevlânâ'nın yaşadığı dönem için de önem
arzetmektedir.

Mektûbât'ın üslûbu ve
önemi hakkında B. Furûzanfer şu tespiti yapmaktadır: "Mektupların üslubu
incelenirse, nesr-i mürsel, yani sade yazılmış olduğundan seci ve diğer
sanat oyunları göstermeyen yazılar arasına koymak gerektir. San'at için
ağır bir yük olan ünvanlardan sarfınazar edilirse, diğer kısımlar sade,
külfetsiz tarzda yazılmıştır. Bazan çok fesahatli, heyecan verici, tesir
edicidir.(...) Mektupların konuları nispetinde yazılan fesahatli Arapça,
Farsça şiirlerle Kur'anı Kerim âyetleri, hadisler onlara yüz türlü
güzellik bağışlamaktadır." "Mevlânâ'nın hayatını aydınlatmak, Mesnevi'yi
iyi anlamak bakımından mektupların okunması zaruridir. Mevlânâ'nın
yaşayışına ait birçok özelliklerin, Eflâki Menakıbındaki müphem
konuların açıklanması, ancak mektupların yardımı ile kabil
olabilecektir." 18

Nüshalarına az
rastlanan bu eserin, 19 Üsküdar Mevlevihanesi son postnişîni Ahmed Remzi
Akyürek (1872-1944) tarafından tashih edilen Farsça metni, 1937 yılında
ünlü tıp tarihçilerimizden Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk (1902-1974)
tarafından Mevlânânın Mektubları adıyla neşredilmiştir. Bu metinde 147
mektup bulunmaktadır. 1-27. sayfalarda Uzluk'un muhtevâya yönelik bir
giriş yazısı bulunmaktadır. Türkçe kısmın baş tarafında (s. I-IV)
Mevlânâ Dergâhı son postnişinlerinden Veled Çelebi (1867-1953)'nin
Mevlânâ'nın eserlerini anlatan bir takrizi; Farsça kısmın baş tarafında
aynı takrizin Farsçası, Ahmed Remzi Akyürek'in önsözü ve yine Hüseyin
Dâniş'in bir takrizi (s. 6-7) yer almaktadır. 20 Bu neşir, eski
Dârülfünun hocalarından ve Diyanet İşleri Başkanlarından Şerefeddin
Yaltkaya (1879-1947) tarafından eleştirilmiştir. 21 Mektûbât metnini
tatmin edici bulmayan Abdülbaki Gölpınarlı eserin Mevlânâ Müzesi
Kütüphanesi'ndeki 79 nolu nüshasını esas alıp 6 yazma nüshayı
karşılaştırmak sûretiyle metni yeniden kurmuş ve (neşredilmemiş olan) bu
metinden yaptığı tercümeyi, değerli notlarla birlikte İstanbul'da 1963
yılında yayınlamıştır. Son olarak Mektûbat'ın tenkitli metni Tevfik
Sübhânî tarafından 1371/1992 yılında Tahran'da neşredilmiştir.


V. MECÂLİS-İ SEB'A:
Mevlânâ'nın yedi vaazını ihtivâ eden Farsça mensur bir eserdir. Bu
vaazlar muhtemelen Sultan Veled veya Çelebi Hüsameddin tarafından not
edilmiş, fakat olduğu gibi bırakılmamış, esasa dokunmamak kaydıyla
gözden geçirilerek ona bazı ilâveler yapılmıştır.

Eserde vaazlar
münâcât, na't ve dua cümlelerinden oluşan secili bir girişten sonra bir
hadisle başlamakta; toplumun bozulması, günahlardan sakınma, inancın
gücü, iyi kulluk, bilginin önemi, aklın değeri, gaflet gibi konular,
âyetler hadisler ışığında ve hikâyeler eşliğinde izah edilmektedir.
Kitapta Mevlânâ'yı etkilemiş olan İranlı mutasavvıf şairler Senâî ve
Attar'ın sözlerinden nakiller, Dîvân-ı Kebîr ve Mesnevi'den beyitler
vardır. Mecâlis-i Seb'a bilhassa Mevlânâ'nın Şems'le karşılaşmasından
önceki düşüncelerini aksettirmesi açısından önem arzetmektedir.

Nüshalarına nâdir
olarak tesadüf edilen bu küçük eserin, Ahmed Remzi Akyürek tarafından
tashih edilen Farsça metni, 1937 yılında İstanbul'da, Kitapçı Rizeli M.
Hulûsî'nin tercümesiyle birlikte, "Mevlânâ'nın Yedi Öğüdü" adı altında
yayınlanmıştır. 22 Veled Çelebi'nin matbû Mektûbât'ın başındaki yazısı,
sonlarına bazı eklemeler yapılarak Mecâlis-i Seb'a'nın baş tarafına da
konulmuştur. Eserde musahhihin önsözü, eserin basım işini üstlenmiş olan
F. Nafiz Uzluk'un takdimi ve Sultânü'l-Ulemâ, Mevlânâ ve Şems-i
Tebrîzî'nin hayatlarına dair kendisinin kaleme aldığı 108 sayfalık bir
inceleme yazısı da bulunmaktadır.

İstanbul Selimağa
Kütüphanesi'ndeki h.788 tarihli nüsha esas alınıp Konya Mevlânâ
Müzesi'ndeki h.753 tarihli nüsha ile mukâbele edilmek sûretiyle meydana
getirilen bu metni ve tercümesini Abdülbaki Gölpınarlı, "Dr. F. N.
Uzluk'un büyük bir hüsn-i niyetle giriştiği bu iş, tashih ve terceme
hataları yüzünden başarılamamıştır" diyerek yetersiz bulmuş ve bu
nedenle eseri Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi'ndeki 79 nolu mecmuada yer alan
nüshayı esas alarak yeniden tercüme etmiş ve bu tercüme Konya'da 1965
yılında yayınlanmıştır. Mecâlis-i Seb'a'ya ait söz konusu yazmanın
metni, Tevfîk Sübhânî tarafından Tahran'da 1986 (2.bs. 1994)
yayınlanmıştır. 23


Mevlânâ'ya aidiyeti
kesin olan bu beş eserden başka 24 bazı küçük risâleler ve manzûmeler de
O'na nispet edilmiştir. Bunlar, Tırâş-nâme adlı 75 beyitlik bir mesnevi;
Aşk-nâme adlı 94 beyitlik bir mesnevi; Risâle-i âfâk u enfüs adlı 72
beyitlik bir kaside; aynı isimde mensur bir risâle; Risâle-i akâid
isimli mensur küçük bir eserdir. Bu manzûme ve risâlelerin Mevlânâ''a
ait olmadığı ilim ve ihtisas erbabınca ortaya konulmuştur.



ÖRNEKLER 26



DİVAN-I KEBİR'DEN

GAZELLER


GÖNLE VURAN GÜZELLİK

Bahçe onu bilseydi
terü taze dalından kan damlardı. Akıl onu anlasaydı gözünden ırmaklar
coşardı.

O ay parçası güzel,
bir gün, gün değirmisinden baş çıkarıp görünseydi havada, zerre zerre
Mecnunlar, Leylâlar belirirdi.

Onun akıl defineleri
bir bucakta aşağılık bir yere aksetseydi, o yıkık yerin her yanında
yüzlerce Kârun hazinesi meydana gelirdi.

Gönle vuran güzellik
göze de görünseydi, her elini yüzünü yumıyan kirli kişi Şeyh Zünnun
kesilirdi.

Ey bakınıp duran
tâcir, ne vakte dek bakıp kalacaksın? Sevgiliyi elde etmek ucuz olsaydı
bu bakışla sevgili meydana çıkardı elbet.

Yeni bir konuk geldi
amma şu nimetler bütün dünyaya yeter, hatta dünyadakiler daha fazla
olsaydı nimetler de daha fazla gelirdi.

(C.I, s. 208)


BATMAYI GÖRDÜN YA
DOĞMAYI DA SEYRET

Ölüm günümde tabutum
yürüyüp gitmeye başladı mı bende bu dünyanın gamı var, dünyadan
ayrıldığıma tasalanıyorum sanma, bu çeşit bir şüpheye düşme.

Benim için ağlama,
"yazık yazık!" deme; şeytanın ayranına düşer, düzenine kapılırsan yazık
olur, yazık yazık demenin sırası gelir.

Cenazemi görünce "ah
ayrılık, ayrılık!" demeye kalkışma; kavuşup buluşmam o zamandır benim.

Beni kabre indirip
bırakınca "elvedâ, elvedâ!" deme; çünkü kabir, can topluluğunun bir
perdesidir.

Batmayı gördün ya,
doğmayı da seyret; güneşe, aya, batmadan ne ziyan geliyor ki?

Sana batmak görünür
amma doğmaktır o; mezar hapis gibi görünür amma canın kurtuluşudur o.

Hangi tohum, yere
ekildi de bitmedi; ne diye insan tohumunda da böyle bir şüpheye
düşmüyorsun yani?

Hangi kova kuyuya
salındı da dolu dolu çıkmadı; can Yusuf'u, ne diye kuyudan feryâd etsin?

Bu yanda ağzını yumdun
mu aç o yanda; artık senin hay huyun, mekânsızlık âleminin
havalarındadır.

(C. III, s. 169)


YÜCELERDENİZ, YÜCELERE
GİDİYORUZ

Yücelerdeniz, yücelere
gidiyoruz biz; denizdeniz, denize gidiyoruz biz.

Biz oradan da değiliz,
buradan da; mekânsızlık âlemindeniz, mekânsızlığa gidiyoruz biz.

Tapacak Allah'tır
ancak sözü, yoktur tapacak sözünün ardından gelir; biz de yokuz âdeta,
vara gidiyoruz biz.

Can tufanında Nûh'un
gemisiyiz; hâsılı elsiz ayaksız gidiyoruz biz.

Dalga gibi kendimizden
baş çıkardık, gene kendimizi seyre gidiyoruz biz.

Hakk'ın yolu iğne
yordamından da ince; fakat iplik gibi yalınkat gidiyoruz biz.

Aklını başına devşir
de yoldaşlarını, konak yerini hatırla; hatırla da bil ki her an yol
almadayız, her an gidiyoruz biz.

"Gene de dönüp ona
varacağız" âyetini okumuşsundur; oku da anla; nerelere gidiyoruz biz?

Yıldızımız, ay
devrinde değil, Ülker'in ülkesine gidiyoruz biz.

Başlarımızda yüce bir
himmet var; yücelerden, yüceler yücesi Rabbe gidiyoruz biz.

A kör sıçan, harman
günümüz bugün; kör değilsen aç gözünü de gör, gözü açık gidiyoruz biz.

A söz, sus, gelme
benimle; dikkat et de bak, kıskançlığımızdan bizsiz gidiyoruz biz.

A varlığımız yolumuzu
kesme; Kafdağına, zümrüdüankaya gidiyoruz biz.

(C. IV, s. 229)


ESKİYİ SÖYLEMEK
GEREKMEZ BİZE

Şiirim mısır ekmeğine
benzer; gece gelir geçerse yiyemezsin, tâzeyken yemeye bak; üstüne toz
konmadan ye onu.

Onun yeri, ateş gibi
tez giden hatırdır; fakat şu dünyada, soğuktan ölüverir.

Balık gibi, bir soluk,
şu toprakta çabalar, çırpınır; bir an sonra bakarsın ki soğumuş gitmiş.

Fakat terü tâzeyken
hayalini yedin mi nice hayaller çizmen gerek.

İçtiğin hayal, yepyeni
bir hayal olmalı; eskiyi söylemek gerekmez be adam!

(C. V, s.134)


SEMÂ SEVGİLİYLE
BULUŞMAK İÇİNDİR

Semâ, diri kişilerin
canlarına rahattır, huzurdur; canında can olan bilir bunu.

Gül bahçesinde yatıp
uyuyan kişi, uyanmayı ister.

Fakat zindanda uyumuş
olan, uyanırsa zindana düşmüş olur.

Semâ düğün olan yerde
olur, yas olan yerde değil; yas yeri, feryat figan yeridir.

Üzerindeki cevheri
görmeyen, öylesine bin ayı gözüyle görmeyen kişi yok mu;

Böyle kişiye müzik ne
yapsın, def ne etsin; semâ, gönüller alan sevgiliyle buluşmak içindir.

Yüzlerini kıbleye
dönmüş kişiler bu dünyada da semâdadır, o dünyada da;

Hele halka olup semâ
ederek dönüp duranların ortasında Kâbe de olursa.

Bir parmak şeker
istiyorsan zaten var, hem de bedava; fakat şeker madenini istiyorsan o
da burada.

(C.VI, s. 134)


ÖLÜYDÜM, DİRİLDİM

Ölüydüm, dirildim;
ağlayıştım, gülüş oldum; aşk devleti geldi; durup duran, geçip gitmeyen
devlet kesildim.

Tok bir gönlüm var,
pek bir yüreğim; arslanların ödü var bende; doğup parlayan Zühre oldum
ben.

Dedi ki deli değilsin
de bu eve o yüzden layık değilsin...Gittim, sarhoş oldum, çalgıyla
çağanakla doldum.

Dedi ki
öldürülmemişsin; çalgıya, çağanağa bulanmamışsın...Yaşayışının yüzüne
karşı öldürüldüm, yerlere serildim gitti.

Dedi ki aklı eren bir
adamcağızsın; hayallerle zanlarla sarhoşsun sen. Aptal oldum,
küstahlaştım, herkesten kesildim.

Mum oldun, bu
topluluğun kıblesi kesildin dedi; topluluk da değilim, mum da değilim;
dağılan bir duman kesildim ben.

Şeyhsin, başsın; önde
gidensin, kılavuzsun dedi; şeyh de değilim, ön de değilim; senin
buyruğuna kul oldum ben.

Kolun kanadın var;
sana kanat vermem ben dedi. Onun vereceği kanatlara heves ettim de
kanatlarımı yoldum, kanatsız kaldım.

Gönlüm can parıltısını
buldu, açılıp yarıldı. Gönlüm, senin atlasını buldu da şu yamalı hırkaya
düşman kesildim.

Zühre'ydim, ay oldum;
yüzlerce aya gök kesildim; Yûsuf'tum, şimdiden sonra Yûsuf'u
doğurmadayım ben.

A ay, senin yüzünden
herkesçe bilindim tanındım. Bir bana bak, bir kendine... Senin gülüşünün
yüzünden gül bahçesi kesildim, gülüp durmadayım.

Yürüyüp giden satranç
taşları gibi tümden dil kesil, gene de sus! Çünkü o dünya padişahının
yüzünden kutlandım, kutlu oldum gitti.

(C. VII, s. 198)


RUBAİLER


Bizim Peygamberimizin
yolu aşk yoludur. Biz aşkın çocuğuyuz, aşk da bizim annemiz.

Ey çadırımızın altında
gizlenmiş olan annemiz! Sen bizim kâfir tabiatımız yüzünden saklandın!
(R.No: 49)

***

Ney'le konuştum, dedim
ki sana kim cefa etti böyle.Böyle hiç konuşmadan feryatlar, iniltiler
neden?

Ney cevap verdi: Beni
şeker dudaklıdan ayırdılar. Feryatsız, figansız yaşamayı bilemiyorum
ki... (R.No: 200)


***

Yâriyle hoş geçinen
yârsız kalmaz, müşteri ile iyi anlaşan iflâs etmez.

Ay geceden ürkmediği
için öyle parlak kaldı. Gül de dikenle uyuştuğu için o kokuyu elde etti.
(R.No: 211)

***

Bu dönüşü ben kendi
canımdan öğrendim. Beden kalıbına girmeden önce can âleminde de böyle
dönerdim. Bana sabır ve sükûn daha uygundur diyorlar. Ben bu sabrı da
sükûnu da size bağışladım. (R.No: 903)


***

Beni yabancı sanmayın;
bu ülkedenim. Sizin yurdunuzda kendi yuvamı arıyorum. Düşman yüzlü
görünsem de düşman değilim ben. Hintçe konuşuyorum, ama soyum Türk'tür.
(R.No: 918)


***

Önümde kendi ayran
tasım oldu mu Allah'a yemin ederim ki kimsenin balını düşünmem.
Yoksullukla ölüm kulağıma sürtünse bile hiçbir zaman özgürlüğü köleliğe
değişmem. (R.No: 935)


***

Canım tenimde oldukça
Kuran'ın kölesiyim. Ben Hakk'ın seçkin peygamberi Muhammed(a.s.)'in
yolunun toprağıyım. Her kim bundan başka benden bir söz naklederse ona
çok üzülür ve o sözden de çok üzüntü duyarım. (R.No: 1052)


***

İnsana her iki cihanda
da savaşmak yaraşır. Mercandan da, taştan da sıkıntı çekmek gerek. İnsan
ya erkekçe, erkek kılıklı yaşamalı ya da bin türlü utanç verici hallere
katlanmalı. (R.No: 1111)


***

Git kendine dert ara,
dert bul; dertlerden bir dert seç kendine! Çünkü (yaşamak için) bundan
başka çare yoktur. Bahtın yâr olmadı diye üzülme sakın. Ancak derdin
yoksa o zaman üzgünlük göster. (R.No: 1177)


***

Oruç tutmakla bir an
olsun tabiat kirlerinden arınır, temiz Hak erleri ardından semalara
yükselirsin. Onun kutsal yakışı ile tutuşur, mum gibi yanar, nur
olursun. Ama lokma karanlığında ancak, kara toprağa lokma olursun.
(R.No: 1528)


MESNEVİ'DEN

NEY'İN FERYÂDI (1/1
v.d.)

Dinle, bu ney nasıl
şikayet ediyor? Ayrılıkları nasıl anlatıyor?

(Diyor ki) beni
kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan kadın-erkek (herkes) ağlayıp
inledi.

Ayrılıktan parça parça
olmuş (bir) kalp isterim ki özlem derdini ona açıklayayım.

Aslından uzak düşen
kişi, yine kavuşma zamanını arar.

Ben her toplulukta
inledim; kötü hallilerle de arkadaş oldum, iyi hallilerle de.

Herkes kendi zannınca
bana dost oldu, (ama) kimse içimdeki sırları aramadı.

Benim sırrım
feryâdımdan uzak değildir, fakat (her) gözde ve kulakta o nur yoktur.

Beden ruhtan, ruh da
bedenden gizli değildir; lâkin kimsenin, ruhu görmesine izin yoktur.

Bu neyin sesi ateştir,
hava değil; kimde bu ateş yoksa, yok olsun!

Neye düşen aşk
ateşidir, şaraba düşen aşk coşkunluğudur.

Ney, dostundan
ayrılanın arkadaşıdır; onun perdeleri bizim perdelerimizi yırtmıştır.

Ney gibi hem zehir,
hem panzehir olanı kim gördü? Ney gibi hem özlem çeken, hem sırları
paylaşanı kim gördü?

Ney kan dolu bir
yoldan bahsediyor; Mecnun'un aşk hikâyelerini anlatıyor.

Bu aklın mahremi,
akılsızdan başkası değildir; dilin müşterisi ancak kulaktır.

Üzüntü içerisinde
günlerimizi farkedemez olduk; günlerimiz yanmalarla eş oldu.

Günler geçerse geçsin,
korkumuz yok! Ey temizlikte eşi olmayan, sen kal (yeter)!

Balıktan başka herkes
suya kandı; nasibi olmayanın da nasibi gecikti.

Ham kişi olgun
kimsenin halinden hiç anlamaz; öyleyse sözü kısa kesmek gerekir,
vesselâm!


KİNİN ASLI CEHENNEMDİR
(2/273 v.d.)

Kin tutma! (Zira) kin
yüzünden sapıtanların kabirlerini kindarların yanına kazarlar.

Kinin aslı
cehennemdir. Senin kinin, o küll'ün cüz'üdür; dinin de düşmanıdır.

Mademki sen cehennemin
cüz'üsün, aklını başına al; cüz' (ait olduğu) küll'ün yanında karar
kılar.

Acı, mutlaka acılara
katılır. Bâtıl söz, nasıl olur da hakka eş olur?

Kardeş, sen ancak o
düşünceden ibâretsin. Geri kalan varlığın ise kemik ve deriden başka bir
şey değildir.

Düşüncen mânevî,
varlığın gülse, gül bahçesisin; dikense, külhana layıksın.

Koku satanların
tablalarına bak. Her cinsi, kendi cinsinin yanına koyarlar.

Cinsleri kendi
cinsleriyle karıştırır; bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana
getirirler.

Fakat mercimek, şeker
arasına karışırsa (taneleri) birer birer ayıklarlar.

Tablalar kırıldı,
canlar döküldü ve iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar.

Allah bu taneleri
ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberleri gönderdi.

Peygamberler gelmeden
önce hepimiz birdik; iyi miyiz, kötü müyüz kimse bilmezdi.

Âlemde kalp akçayla
sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamamiyle geceydi, biz de
gece yolcularına benziyorduk.

Peygamberlerin güneşi
doğunca "Ey, karışık olan, uzaklaş! Ey saf, beri gel! (denildi).

Renkleri göz fark
edebilir; lâ'li de taştan ayırt eden, gözdür.

İnciyi de göz tanır,
külü gübürü de... Onun içindir ki toz toprak gözü incitir.


KARANLIK ODADAKİ FİLİN
HİKÂYESİ (3/1259 v.d.)

Hintliler halka
göstermek üzere bir fil getirip karanlık bir ahıra koydular.

Hayvanı görmek için o
kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı.

Fakat ahır o kadar
karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O, göz gözü görmeyecek kadar
karanlık yerde, file ellerini sürmeğe başladılar.

Birisi eline hortumunu
geçirdi, "Fil bir oluğa benziyor" dedi.

Başka birinin eline
kulağı geçti, "Fil bir yelpazeye benziyor" dedi.

Bir başkasının eline
ayağı geçmişti, dedi ki: "Fil bir direğe benziyor."

Bir başkası da sırtını
ellemişti, "Fil bir taht gibidir" dedi.

Herkes, neresi eline
geldiyse, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu.

Onların sözleri,
görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi dal dedi, öbürü elif.

(Fakat) herkesin
elinde bir mum olsaydı sözlerindeki ayrılık olmazdı.

Duygu gözü, ancak ele
avuca benzer; avuç bütün fili birden kavrayamaz ki!

Denizi gören göz
başka, köpüğü gören göz başka... Köpüğü bırak de denizin gözüyle bak
sen!

Köpükler, gece gündüz
denizden meydana gelir, onları deniz harekete geçirir. Fakat ne
şaşılacak şey ki sen köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun!..

Biz, gemilere
benziyoruz. Apaydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor,
birbirimize çarpıp duruyoruz.

Ey ten gemisine
binmiş, uykuya dalmış adam! Denizi gördün ama, asıl denize bak!

Denizin de bir denizi
var; onu sürüp durur. Ruhun da bir ruhu var, onu istediği tarafa çeker
çevirir.


MUSTAFA (A.S.)'IN
HUZÛRUNDA AKLI KURBAN ET (4/1402 v.d.)

Bahtı yâver ve tâlihi
kutlu olan kişi bilir ki akıl ve zekâ taslamak İblis'tendir, aşk ise
Âdem'den!

Akıl ve zekâ, denizde
yüzgeçliğe benzer. Bunlardan azı kurtulur; (çoğunun) sonu ise boğulup
gitmektir.

Yüzgeçliği bırak,
büyüklenmekten vazgeç... Bu ırmak değil, dere değil, denizdir deniz!

Hem de öyle
sığınılacak yeri olmayan uçsuz bucaksız bir deniz ki yedi denizi bir
saman çöpü gibi kapıverir!

Aşka gelince; o seçkin
erler için gemiye benzer. Gemiye binen kişinin bir âfete uğraması
nâdirdir, çoğu zaman kurtulur.

Aklı, zekâyı sat da
hayranlığı satın al. Akıl ve zekâ, zandır; hayranlıksa bakış, görüş!

Aklı, Mustafa'nın
önünde kurban et. "Hasbiyallâh" de, yani "Allah bana yeter!"

Kenan gibi gemiden baş
çekme. Ona da keskin zekâsı bu gururu vermiş, (kendisini) aldatmıştı.

"Ben, büyük bir dağın
üstüne çıkar kurtulurum, neden Nûh'a minnet edeyim?" dedi.

A akılsız, nasıl olur
da onun minnetini çekmezsin? Allah bile ondan râzı olmakta!

Nasıl olur canımız,
ona minnettar olmaz! Allah bile onun şükrünü, minnetini makbul saymış!

Keşke o yüzme
öğrenmeseydi de Nûh'un minnetine katlanıp, gemiye girmeyi arzu etseydi.

Keşke çocuklar gibi
hile bilmez olsaydı da onlar gibi anasına sarılsaydı!

Yahut da nakil bilgisi
az olsaydı da gönlü, bir velîden vahiy bilgisini kapsaydı?

Böyle bir nur varken
kitabı önüne açarsan, vahiyle huzûra eren can seni azarlar!

Zamanın kutbunun
sözüne karşı naklî ilim, bil ki su varken teyemmüm etmeye benzer!

Kendini aptal yerine
koy, ona uy da yürü... Ancak bu kurtuluşu aptallıkla bulabilirsin!

Babam! Bunun için
insanların padişahı "Cennetliklerin çoğu aptallardır" dedi.

Akıl ve zekâ, sana
kibir ve gurur verir. Aptal ol da gönlün doğru kalsın!

Aptallık dediğim,
halka iki kat maskara olan adamın ahmaklığı değildir. Bu aptallık, O'na
hayran olan adamın aptallığıdır!

Kendilerini unutup
Yusuf'un yüzünü görenler, o güzelliğe dalıp kalanlar, bu yüzden ellerini
doğrayanlar yok mu? İşte onlar aptaldır!

Aklı, dost aşkında
kurban et. Zaten akıllar, sevgili ne yandaysa, o yandadır.

Akıllılar, akıllarını
o tarafa göndermişlerdir; yalnız sevilmeyen ahmak, bu tarafta kalmıştır!

Şu baştan, hayretle
aklın gitti mi başındaki her saç, bir baş, bir akıl kesilir!

O tarafta akla, beyne
düşünce zahmeti yoktur. Çünkü orada her ova, her bahçe akıl ve beyin
bitirir!

Bu ovadan geçer, o
taraftaki ovaya varırsan nükteler duyarsın. Oradaki bağlara, bahçelere
gelirsen hurma fidanın sulanır, yeşerir!

Bu yoldaki köşkü,
sayvanı, şöhreti, şanı terket. Kılavuzun hareket etmedikçe hareket etme!

Başsız hareket eden,
kuyruk olur. Böyle adamın hareketi, akrebin hareketine benzer!


İNSANDAKİ DÖRT KUŞA
BENZEYEN HUYLAR (5/30 v.d.)

İnsan için, iç sıkıcı
dört şey vardır; bu dört şey, aklın çarmıhı kesilmiştir.

Ey idrâki güneşe
benzeyen! Sen vaktin Halîl'isin; şu yol kesen dört kuşu öldür!

Çünkü bunların her
biri, karga gibi akıllıların akıl gözlerini oyar, çıkarır.

Bedene ait dört huy,
Halîl Peygamber'in kuşlarına benzer. Onları kesmek, cana yol açar.

Ey Halîl, iyiden,
kötüden kurtulmak için kes onların başlarını da ayaklar setten
kurtulsun!

Küll sensin, hepsi de
senin cüzlerindir. Çöz ayaklarını! Onların ayakları, senin ayakların
demektir.

Âlem, senin yüzünden
can yurdu kesilir; bir atlı, yüzlerce orduya arka olur.

Çünkü şu beden, dört
huyun durağıdır; o huyların adları, dört fitneci kuştur.

Halkın ebedî olarak
diriliğini istersen, bu dört şom ve kötü kuşun başlarını kes.

Sonra da onları bir
başka çeşit dirilt de artık onlardan bir zarar gelmesin.

O yol kesen mânevi
dört kuş, halkın gönlünü yurt edinmiştir.

Değil mi ki bütün
doğru gönüllerin beyisin, bu zamanda Allah'ın halifesi sensin.

Bu dört diri kuşun,
kes başlarını da ebedî olmayan halkı ebedîleştir.

O kuşlar kaz, tavus,
karga ve horozdur. Bunların insanlardaki örneği de dört huydur.

Kaz hırstır; tavus
makam (sevgisi); karga, uzun yaşama isteği; horoz ise şehvet...

Hırs kazı, kuru olsun,
yaş olsun, ne bulursa yere gömer.

Bir an bile kursağı
durmaz, Allah buyruğundan yalnız "Yiyin" hükmünü duymuştur.

Yağmacı gibi evi
kazar, çabuk çabuk dağarcığını doldurup durur.

İyi kötü ne bulursa
dağarcığına tıkar; inci tanelerini de oraya atar, nohut tanelerini de.

(Tavus) adı sanı
duyulsun diye cilvelenir durur.

Bütün çabası, halkı
hayır yönünden olsun, şer yönünden olsun, bir çeşit avlamak, kendisiyle
meşgul etmektir; ama sonucunu, faydasını o da bilmez, haberi bile
yoktur.

Kara karganın gaak
gaak diye bağırışı sürekli bedeniyle yaşamayı dilemesidir.

O, tek ve temiz olan
Allah'tan, İblis gibi kıyamete dek yaşamayı ister.

Horoz ise şehvete
düşkündür; şehvete pek tapar; o zehirli, kötü şarapla sarhoştur.


TAKDİR HAKTIR AMA,
KULUN ÇALIŞMASI DA HAK! (6/403 v.d.)

(...) İnsanın elde
ettiği şey, kârsa çalışıp çabalamasından ileri gelmiştir, zararsa
çalışmamasından...

Yoksa Âdem (a.s.),
"Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik" der miydi?

"Bu suç, bahtımdan.
Kader böyleymiş; ihtiyatın, tedbirin ne faydası var?" derdi

İblis gibi hani... O
da "Beni sen azdırdın." Hem kadehimizi kırıyor, hem de bizi dövüyorsun
demişti ya!

Halbuki takdir haktır;
ama, kulun çalışması da hak! Kendine gel de koca şeytan gibi kör olma!

Yiğidim, kadere az
bahane bul. Nasıl oluyor da suçunu başkalarına yüklüyorsun?

Zeyd kan döksün,
cezasını Amr çeksin... Amr şarap içsin, Ahmed'e had vurulsun... Böyle
şey olur mu?

Kendi etrafında dolan,
kendi suçunu gör; hareketi güneşten bil, gölgeden bilme!

Bir bey bile yanlış
ceza vermiyor; can gözü açık o bey, düşmanı tanıyor.

Bal şerbetini sen
içiyorsun da sıtma başkasını mı tutuyor? Gündüz sen çalışıyorsun da
ücretini akşam başkası mı alıyor?

Hangi işte çalıştın da
faydasını, zararını görmedin? Ne ektin de sonunda onu biçmedin?

Canından, teninden
doğan işin, çocuğun gibi gelir, senin eteğini tutar.

Yaptığın işe gayb
âleminde bir sûret verirler. Hırsızlık için darağacı kurmazlar mı hani?

Arpa ektin mi arpadan
başka bir şey bitmez. Borcu sen aldın. Borç veren, senden başka kimden
rehin ister ki?

Suçu kendinde bul,
tohumu sen ektin. Allah'ın cezalandırmasıyla, adaletiyle uzlaş!

Zahmetin sebebi,
kötülük etmektir. Kötülüğü yaptığın işlerde gör; "talihimden" deme.




FÎHİ MÂ FÎH'TEN


(Mevlânâ buyurdu ki):
Bir fili, su içsin diye bir su kaynağına götürdüler. Fil, kendini suda
görüyor, başka bir fil var sanıyor, ürküyordu. Bilmiyordu ki kendinden
ürkmededir. Zulüm ediş, kin güdüş, haset, hırs, insafsızlık, ululuk gibi
bütün kötü huylar, sende oldu mu incinmezsin. Fakat bunları bir
başkasında gördün mü ürkersin, incinirsin. Bil ki kendinden ürkmedesin,
kendinden incinmedesin. İnsan, kendi kelliğinden, kendindeki çıbandan
iğrenmez; yaralı elini yemeğe sokar, parmağını yalar, gönlüne hiç de bir
tiksinti gelmez. Fakat bir başkasında küçücük bir çıban, yahut azıcık
bir yara görse onun yediği yemekten tiksinir, o yemek, içine sinmez.
İşte kötü huylar da kelliklere, çıbanlara benzer. İnsan, bunlar
kendisinde oldu mu incinmez; fakat bir başkasında bu huyların pek azını
bile görse ondan incinir, tiksinir. Sen ondan ürküyor, kaçıyorsun ya, o
da senden ürker, incinirse mazur gör; senin incinişin de onun için bir
özürdür; çünkü sen onu görünce inciniyorsun ya, o da aynı şeyi görüyor
da seden inciniyor. "İnanan, inananın aynasıdır" buyurulmuştur, "kâfir,
kâfirin aynasıdır" değil. Ama bu, kâfirin aynası yok demek değildir;
onun da aynası vardır amma aynasından haberi yoktur. (VI. bl., s. 19)

***

Korkuyla eminlik
arasında çok fark var. Hattâ bu farktan söz açmaya bile ne hacet... Bu
fark, herkesçe görünüp durmadadır. Söz, asıl şunda: Eminlikten eminliğe
de pek büyük farklar var. Allah rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ
(a.s.)'ın peygamberlerden üstün oluşu, eminlik yüzündendir. Yoksa bütün
peygamberler eminliktedir, korkudan geçmişlerdir; ancak eminlikte de
duraklar vardır, "Bâzılarını, dereceler bakımından bâzılarından üstün
ettik" denmiştir, Korku alemiyle korku duraklarını söyleyip göstermeye
imkân vardır, fakat eminlik duraklarının ne izi vardır ne tozu. Herkes
Hak yoluna ne bağışlıyor diye korku âlemine bir bakılsa görülür ki biri
bedenini bağışlamada; biri mal bağışlamada, biri de can bağışlamada...
Biri oruç tutuyor, öbürü namaz kılıyor... Biri on rekat kılıyor, öbürü
yüz rekat. Şu halde onların duraklan meydandadır, besbellidir, onları
göstermek de mümkündür. Şuna benzer hani; Konya'ya yahut Kayseri'ye
giden yolların konakları bellidir; Kaymaz, Ubruh, Sultan, daha da başka
duraklar meselâ. Fakat Antakya'dan Mısır'a dek denizdeki konakların
izi-tozu yoktur; onları kaptan bilir, karadakilere söylemez; çünkü zâten
de anlamaz onlar. (XI. bl., s. 40)

***

(Birisi) dedi ki:
Tatarlar da öldükten sonra dirileceklerine inanıyorlar, bir yargılanma
olacak, mutlaka bir gün soru-sual, hesap-kitab olacak diyorlar.

(Mevlânâ) buyurdu ki:
Yalan söylüyorlar. Biz de ikrar ediyoruz, biz de biliyoruz demek,
böylece de Müslümanlarla kendilerini eş tutmak istiyorlar. Deveye,
nereden geliyorsun demişler, hamamdan demiş. Dizinden-ökçenden belli
demişler. Şimdi haşre inanıyorlarsa nerde izi-eseri bu inancın? Şu
suçlar, şu zulüm, şu kötülük, kat-kat toplanmış karlara-buzlara benzer.
Özünü Hakk'a veriş, pişman oluş, öbür dünyadan haber alış, Allah'tan
korkuş güneşi doğunca bütün o suç karları, o suç buzları erir-gider;
tıpkı güneşin karları-buzları erittiği gibi. Bir kar, bir buz, ben
güneşi gördüm, Temmuz güneşi bana vurdu dese, fakat olduğu gibi buz
halinde, kar halinde kala-kalsa akıllı kişinin inanmasına imkân yoktur.
Çünkü Temmuz güneşi vursun da karı-buzu eritmesin, mümkün değil. Yüce
Allah, iyiliğin-kötülüğün karşılığını kıyamette vermeyi vâdetmiştir ama
peşin olarak da onun örneği, dünya yurdunda soluktan-soluğa,
bakıştan-bakışa belirip durmadadır. Bir insanın gönlüne bir neş'e, bir
sevinç gelse bu neş'e, bu sevinç, birisini neşelendirmesine,
sevindirmesine karşılıktır. Sıkılır, gamlanırsa da birisini sıkmıştır,
birisini gamlandırmıştır. Bunlar, öbür dünyanın armağanlarıdır; ceza
gününü gösterir; şu azıcık şeyler o çok şeyi anlatır; hani buğday dolu
bir ambardan bir avuç buğday gösterirler ya, tıpkı onun gibi. (XV. bl.,
s. 55-56)

***

(Mevlânâ) buyurdu ki:
Gece-gündüz uğraşıyor, kadının huylarını güzelleştirmeye çalışıyorsun.
Kadının pisliğini kendinle temizlemedesin. Kendini onunla temizlersen
daha iyi olur; çünkü onu da kendinle beraber temizlemiş olursun.
Kendini, onun için temizle; ona doğru git. Sence olmayacak bir söz bile
söylese "doğru söylüyorsun" de. Kıskançlığı bırak. Kıskançlık, erkek
huyudur ama şu bir tek iyi huyla birçok kötü huylar peydahlanır sende.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber, bunun için
"Müslümanlıkta keşişlik yoktur" buyurdu; keşişler yalnız yaşarlar,
dağlara çıkarlar, evlenmezler, dünyadan vazgeçerler; bunlar yoktur
Müslümanlıkta. Allah rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber'e ince,
gizli bir yol gösterdi yüce, büyük Mevlâ. Nedir o yol? Kadınların
cefâsını çekmek, olmayacak sözlerini dinlemek, onlara üst olmak, kendi
huylarını temizlemek, güzelleştirmek için evlenmek. (...)Nefsini
yenemezsen aklını başına devşir de tutalım, "Aramızda nikâh yok; başı
boş bir sevgili o; istek üstün olunca yanına gidiyorum" de;
kızgınlığını, hasedini, kıskançlığını bu yolda yen, gider kendinden;
onların cefâsına dayanmak, olmayacak şeylerine tahammül etmek tadını
alıncıya dek bu dersi ver kendine. Ondan sonra artık bu ders olmadan da
dayanmaya başlarsın, kendine zulmetmeye alışır-gidersin; çünkü artık
faydanı, ap-açık bunda görürsün.(XX. bl., s. 74)

***

Semâ'ı bâzı bilginler
men'etmiştir, bâzıları caiz görmüştür ya; her ikisi de doğru. Nefse
uyan, şehvetine kapılan kişiler, kibirle, gafletle semâ'a kalkarlar,
âhiret hallerinden haberleri yoktur; onların semâ'ı, boşuna bir iştir,
oyundan ibarettir. Onlardır, yaptıklarıyla azaba uğrıyanların ta
kendileri. Çünkü nefis ve şehvet, dünyadandır. "Dünya yaşayışı, boştur,
oyundan ibarettir." Şeyhlerin, muhiplerin semâ'ına gelince: Bunlar, boş
şeylerden, oyunlardan ter-temizdir; hattâ zâhir ehlinin çalışıp
çabalamasından da yücedir bunların semâ'ı. Çünkü "İşler, niyetlere
göredir. (Ek, s. 224-225)



MEKTÛBÂT'TAN


(Pervâne'ye Bir
Tavsiye Mektubu)

Emirler padişahı,
Allah dininin yardımcısı, iki devlet sahibi, iki kutlulukla kutlanmış,
tutunulacak kulp, dayanılacak en yüce direk olan, Müslümanlığın
feryadına erişen, Müslümanlara imdat eden kutlu uluğ dindar Pervane
Bey'in hayırları, güzel işleri, itaat edenlerin yolunu kesen usanç ve
yomsuzluk âfetlerinden korunsun, gözetilsin. Allah yüceliğini dâimi
etsin.

Yeniden yeniye,
devamlı çoğalan, birbiri ardınca selamlar ederiz. Görüşmek arzumuz son
haddindedir. Bu, sözü doğru duacı, mektuplarla, yazılarla kutlu
huzurunuza zahmet vermemeyi son derecede istemekte, ama ihtiyaç
sahipleri -zamanın, yılların sonuna dek dâimi olsun- o âb-ı hayattan, o
kutluluklar Kevser'inden başka bir yerde bir kaynak göremediklerinden,
bulamadıklarından, size başvuruyorlar.

Tatlı suyun başı
kalabalık olur;

Zaman tarlası,
bulutların amânındadır.

Yoksulların
gönüllerini de kırmamak gerek. (Cenâb-ı Hak) "Yetimi horlama; isteyeni
boş çevirme" (buyurmuştur). Duvar, çiviye "Ne diye beni deliyor,
incitiyorsun?" dedi. Çivi de ona, "Beni çakana bak" diye cevap verdi.
Elimde olmadan, birbiri üstüne zahmetler veriyorum ama bu, birçok
ısrarlar yüzünden oluyor; bağışlayacağınızı, güzel huylarınızdan umarım.
Böylece de, ululandıkça ululansın, Hak, sizin ve dostlarınızın,
kullarınızın dualarını, geciktirmeden kabul, hacetlerinizi reva etsin.
"Nasıl borç verirsen, sana da öylece verirler"

Mektubumuzu getiren
özü doğru oğlumuz Hamideddin, Allah ona muvaffakiyet versin,
himmetinizin kutluluğuyla temiz kişilerin elbisesine büründü; dâvayı,
gençliğe uymayı terketti; bedeninin zâhirini şehvetlerden, dâvalardan
arıttı ki bu, onun elindeydi zaten; bâtınını da Hak o âleme yöneltsin,
gönlünü değiştirsin. Selam ona, Peygamber buyurur ki: "Bu, benim elimde
olan adalet, elimde olmayandan da bağışla beni" Allah rahmet etsin,
atası Nusratüddin'e ait olan hankâh, mahlûldür. Sûfî, kendi hırkasına
bürünmeye daha layıktır. Padişahça huylarınızdan beklediğimiz şudur ki:
Padişahlık edin, ihsanda bulunun da o bucağı Şeyh Hamideddin'e verdirin.
Böylece de onun bilgisinin, kulluğunun çoğalmasına, hem de Allah'tan
uzaklaşarak, istemeyerek değil; Allah'a yaklaşarak, dileyerek
çoğalmasına sebep olun; siz de karşılığında sevaplar elde edin. Şu da
bilinsin ki, onların, bu duacıda birçok hizmet hakları vardır. Pek
minnettar olurum, bu işi, şu duacı hakkında yaptınız sayarım; öyle
bilirim; hele, Allah'a hamdolsun, mektubun hitabından, mektubu açmadan
anlar, kitabın fihristinden, kitabı sonuna dek okur, o ihsanı yeniden
lûtfedersiniz.

Hamdolsun bu ilâhi
anlayış yüzünden Allah'a; Allah'ım, sen çoğalt, eksiltme. Allah
buyurmuştur ki: "Biz, şükredenlere arttıracağız."

Bu yandan şeyhler
padişahı, zamanın Cüneyd'i, kalplerin emini, gerçeklerin, ruhların
kendisine uydukları Hak ve Din Hüsâm'ı da -Allah bereketini dâimi etsin-
selâmlar, dualar eder. (68. mektup)


(Kuyumcu Salâhaddîn'e)

Allah, gölgesini
uzatsın, ömürler versin, gönlün efendisi, gönül sahiplerinin efendisi,
dünyanın, âhiretin kutbu Salâhaddîn'in bir zamandır tırnaklarına çöken
dertten şikâyette bulunduğunu hatırlıyorum. Yüce Allah, ona
sağlık-esenlik versin. Bütün inananların sağlığı, esenliği, onun
sağlığındadır, onun esenliğindedir. Bir tek kişidir ama, bin er
demektir.

Ey yürüyen servi,
dilerim, sana güz yeli esmesin;

Ey dünyanın gözü,
dilerim, sana kötü göz değmesin.

Göğün de canısın sen,
yeryüzünün de;

Canına rahmetten,
rahattan başka birşey erişmesin.

*

Beni hasta edenin
hastalığını duydum;

Keşke onun yerine ben
hasta olsaydım.

Allah'ım, dilerim ki
bu hastalık,

Ona selâmet olsun, onu
nimetlere kavuştursun, o yüzden razılığını elde etsin.(...) (150.
mektup)


MECÂLİS-İ SEB'A'DAN


(Birinci Meclis'ten)

Hamd, âlemi âletsiz
vasıtasız yaratan, yapan, gönle gelen herşeyi, söylenen her sözü,
uğranan her hali bilen, oluruna bağlanacak ve halden hale girilecek her
türlü sıfatın, zâtına yol bulmasından münezzeh olan Allah'a (mahsustur).
Bir padişahtır ki hiçbir kimsenin, onun hükmüne, onun buyruğuna karşı
durmıya gücü yoktur. İlâhlığını apaçık delillerle bildirmiştir; akıl
gözü, doğru - düzen bakar, yerli yerinde görürse, birliğine şahadet
eder.

O, halkı, helâk
uçurumundan, azap tehlikesinden kurtarmak için Muhammed (a.s.)'ı "Her
yana yayılan sancakla, kınından sıyrılmış kılıçla göndermiş",
peygamberliğinin güneşini dolunaylar gibi parlak bir toplulukla kuşatıp
doğdurmuştur; kalbine de, nur gibi parıl parıl parlıyan ve kalplere şifâ
olan bir kitap indirmiştir.

Allah'ın rahmeti ona
ve soyuna olsun. Bilhassa günahlardan çekinen Ebû Bekri's-Sıddîk'a,
doğruyla aslı olmıyanı ayırdeden temiz Ömer'e, iki nur sahibi arınmış
Osman'a, Hakk'ın rızasını kazanmış, ahdine vefa eden Ali'ye, diğer
muhâcirlere ve ensâra olsun; çok çok esenlikler onlara. Allah ona rahmet
etsin, esenlik versin; Mustafâ (a.s.)'ın hadislerinden bir hadisle vaaza
başlıyalım.(...) Peygamberlerin en güzel, en açık ve yerinde söz
söyleyeninden gelen en doğru hadisler arasında rivayet edilen hadiste
buyurmuştur ki: "Ümmetimin değerden düşmesi, bozgunluğa düştüğü,
bozulduğu zaman olur; ancak ümmetimin bozgunluğa düştüğü zaman benim
sünnetime sarılan değerden düşmez, bozulmaz; hem de ona yüzbin şehidin
sevabı verilir." Allah'ın elçisi doğru söylemiştir.

Ümmetimin değerden
düşmesi, bozgunluğa düştüğü zamandadır? Yâni, benden sonra hiçbir
peygamber gelmeyecektir; hiçbir peygamberin ümmeti de benim ümmetimden
üstün olmayacaktır; nitekim ümmetim, Îsa ve Mûsâ ümmetinden üstündür.
Dinimin önceki dinlerin hükümlerini kaldırdığı gibi benim dinimin
hükümlerini kaldıracak, bozacak, değerden düşürecek bir din de yoktur.
"Ey Allah'ın elçisi dediler; o halde ümmetin ne yüzden değerden düşer?"
Buyurdu ki: "Ümmetim bozulmaya başladı mı, bozgunculuğa girişti mi,
giyindikleri, iki dünyada da parıl-parıl parlayan "Tanrıdan çekinme
elbisesi daha da hayırlıdır" elbisesini, suç dumanı bürür; giyinmiş
oldukları gökyüzünün o atlas elbisesini, Muhammed'e mensup o değerli
ipek kumaşı yıpratırlar; islere-paslara bularlar, değerden düşürürler."

Sünnetim şudur:
Dostlarım, yollarını yitirdiler de, yanlış yola saptılar, suç
dikenliğine ayak bastılar da ayakları o dikenlikte yaralandı mı, inat
edip, ısrar edip o dikenliğe gitmemeleri gerek; çünkü inat kötü şeydir.
Ayaklarının tikenden yaralandığını gördüler mi, yanlış yola saptıklarını
bilmelerini, dikenliğe düştüklerini anlamaları, önlerine, artlarına
bakıp yoldaki belirtileri görmeleri gerekir. Çünkü ben, bu feryada
erişilmez, iz belirmez yolda, yolcular o belirtileri arayıp bulsunlar,
akılları şaşıp başları dönmesin, avcıların karda avın ayak izlerini
aradıkları, o izleri izleyip koştukları gibi bu sapıklık, bu azgınlık
karında benim, adı sünnet olan ve doğru yol gösteren, önceki ve sonraki
ayak izlerimi arasınlar, bulup birbirlerine söylesinler diye havaya
belirtiler koymuşum, bu çölde ırmaklar akıtmışım, birbiri üstüne taşlar
yığmışım. Benim ayak izlerime uyarlar da suç dikenliğinden yuları
çevirirlerse makbûl oluş gül bahçesine dalarlar; ebedî zevk ve sefaya
dalan, sonsuz padişahlık süren güzellerle, şehitlerle atbaşı beraber
yürürler; hilece oturur, düşer-kalkarlar; bir kadehten içerler, onlarla
eş-dost olurlar.


(Üçüncü Meclis'ten)

Münâcât: Ey Allah, ey
Padişah! Şu anda, bu solukta esenlikler armağanlarını, rahmetler
bağışlarını, şeriat sahibi peygamberlerin ulusu, gökyüzünün, yeryüzünün
ışığı, Allah elçisi Muhammed (a.s.)'ın tertemiz ruhuna ulaştır. Beden
çöplüğüne, ten gübürlüğüne ibâdet yumurtaları koymuşuz, sen onları
şehvet kedisinin pençesinin zararından koru. Gönüllerimizdeki ay yüzlü
ibâdet güzellerinin, kehribarın çekişine karşı güçleri yoktur; ey
efendiler efendisi, sen bize güç-kuvvet bağışla da dayansınlar, çekilip
gitmesinler. Acı hırs arkıyla çoraklaşan bedenimizi dayanıp savaşma
başarısıyla tertemiz bir hâle getir. Gönüllerimiz, hayâllerin,
vesveselerin ayakları altında kalmış, çiğnenip dümdüz olmuş, katılaşmış;
başarı yağmurlarıyla, ibâdetler Hızır'ıyla beze de kızarmış, kızgın bir
hâle gelmiş tabiat sacımızı, taş yüreklilerin delmesinden koru. Ölüm
çağında, can kuşumuzun, beden kafesinden çıkacağı zaman, ona yemyeşil
kutluluk ağacının dallarını göster de onları dilesin, istesin; o
dilekle, o istekle bir hoşça kanat çırpsın, ürkmeden, sevinçle kafesten
uçup gitsin.



Bkz. Abdülbaki
Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İst., 1951, s. 234 v.d.; Fuad Köprülü,
Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 4.bs. Ankara, 1981, s. 205-207,
228; Tahsin Yazıcı, "Dîvân-ı Kebîr", DİA, IX, 432 (İst., 1994); Şefik
Can, Mevlânâ Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri, İst., 1995, s. 198 v.d.

2 "Şairlik mesleğinden
başka bir mesleği" olduğunu söyleyen Mevlânâ'nın şiiri, vezni, kafiyeyi
önemsemeyen bazı sözleri bulunmaktadır. Kanaatimizce bu ifadelerle O,
dolaylı olarak, kendi şiirlerinde edebî geleneğe ve kaidelere uymayan
bazı aksaklıklar bulunduğunu da dile getirmekte ve özür beyan
etmektedir.

3 Sultan Veled,
İbtidâ-nâme, trc. Abdülbaki Gölpınarlı, Ankara, 1976, msl. 28-30.
bölümler.

4 F. Köprülü, a.g.e.,
s.223-224; Bedîuzzaman Furûzanfer, Mevlânâ Celâleddin, trc. Feridun
Nafiz Uzluk, İst., 1963, s. 201-202 (M.E.B.yay.); Ali Nihad Tarlan,
Mevlânâ Celâleddini Rûmi, İst., 1944, s. 15 v.d.

5 T. Yazıcı, a.g.m.,
s. 433.

6 Adnan
Karaismailoğlu, Mevlânâ ve Mesnevî, Ankara, 2001, s. 17-18; T. Yazıcı,
a.g.m., s. 433.

7 Söz konusu
tercümenin I-V.ciltlerini 1956-1960 yıllarında Remzi Kitabevi, VI.cildini
1971'de Milliyet Yay., VII.cildini 1974'te İnkılâp Kitabevi
neşretmiştir. Tercümenin tamamı 7 cilt olarak 1992 ve 2000 yıllarında
Kültür Bakanlığı tarafından da yayınlanmışıtır. Bkz. Nuri Şimşekler,
"Mevlânâ'nın eserleri ve eserlerinden seçmeler", Konya'dan Dünya'ya
Mevlânâ ve Mevlevilik, İst., 2002, s. 58. (Konya Karatay Belediyesi
yay.)

8 A. Karaismailoğlu,
a.g.e., s. 18.

9 Ahmed Eflâkî,
Ariflerin Menkıbeleri, trc. Tahsin Yazıcı, İst., 1986, II, 155-160.

10A. Gölpınarlı,
Mesnevi ve Şerhi adlı eserinde (İst., 1985, I, 18-19) bu husustaki
muhtemel yanlış anlamalar için şu açıklamayı yapar: "Mevlânâ hiçbir
vakit ve hiçbir suretle "Mesnevi" yi "Kur'an" olarak sunmayı aklına bile
getirmez. O, vahdetin aşırı ve taşkın cezbesiyle kâinatı, geçmişleri ve
gelecekleri kendisinde gören, kendisini yaratılışa mihver ve gaye sayan
bir sûfi değildir; onun her sözü, şeriat kantariyle tartıldıktan sonra
hakıykat potasına konmuştur. Mevlânâ'nın övgüleri, "Mesnevi"nin, Kur'an-ı
Mecîd'in, hadîs-i şeriflerin meâlini, tefsirini, şerhini ihtiva eden bir
ilham eseri olduğunu bildirmek içindir; yoksa onu, hâşâ, bir vahiy
olarak telâkki etmemiştir ve etmez de."

11 Eserin künyesi
şöyledir: The Mathnawi of Jalalu'ddin Rumi, I-VIII, London, 1925-1940.

12 Meşhur Mesnevi
şârihi İsmâîl-i Ankaravî (öl. 1630) tarafından bulunup şerhedilen
Mesnevi'nin 7.cildinin, kesin olarak Mevlânâ'ya ait olmadığı ispat
edilmiştir.

13 Mevlânâ, Mesnevi,
trc. Veled İzbudak, İst., 1942 (A. Gölpınarlı'nın mukaddimesi)

14 Mesnevi üzerine
yapılmış çalışmalar için bkz. A. Gölpınarlı, mezkûr mukaddime; aynı müel.,
Mevlânâ'dan Sonra Mevlevilik, İst., 1953, s. 141-150; Yakup Şafak,
"Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Hz. Mevlânâ ve eserleri
üzerine çalışma yapanlar", Konya'dan Dünya'ya Mevlânâ ve Mevlevilik,
İst., 2002, s. 249-268.

15 Mevlânâ ve Mesnevi
üzerine yurt dışında yapılan çalışmalar için bkz. Annemarie Schimmel,
Mevlânâ Celâlettin Rumînin Şark ve Garpta Tesirleri, Ankara, 1963;
Franklin D. Lewis, Rumi Past and Present, East and West, Oxford, 2000
(Muhtelif yerler)

16 Mehmet Demirci, "Fîhi
mâ fîh", DİA, XIII, 59 (İst., 1996)

17 Mehmet Önder v.d.,
Mevlânâ Bibliyografyası, 1973, II, 207-225.

18 Bedîuzzaman
Furûzanfer, Mevlânâ Celâleddin, s. 288.

19 Mevlânâ
Bibliyografyası'nda (II, 255-256) 7 nüsha vardır.

20 Mektûbât, Uzluk
neşri esas alınarak İran'da 1335/1956 ve 1363/1984 yıllarında da
neşredilmiştir. Bkz. F. D. Lewis a.g.e., s. 294; Tevfîk Sübhânî,
Mektûbât-ı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Tahran, 1371 h.ş., s.1.

21 Şerefeddin M.
Yaltkaya, "Mektubat-ı Mevlânâ Celâleddin. Anadolu Selçukîleri gününde
Mevlevî bitiklerinin ikinci kitabı", Türkiyat Mecmuası, VI, 323-345
(1939).

22 F. N. Uzluk, Türk
Ansiklopedisi'ndeki "Celâleddin-i Rumî" maddesinde (X, 114, Ankara,
1960) bu neşrin İran'da Haber adlı kitapçı tarafından bastırıldığını
söylemektedir. F. D. Lewis'in Rumi adlı eserinde (s. 294) bahsettiği
Külâle-i Hâver tarafından 1315-19/1936-40 tarihinde yayınlanan nüsha bu
olmalıdır. Aynı yazar, Uzluk neşrinin Tahran'da 1984 yılında yapılmış
bir baskısını da bildirmektedir.

23 F. D. Lewis, a.g.e.,
s. 294.

24 Adı geçen eserlere
ilâveten Mevlânâ'nın risâle hüviyetinde olmayan Arapça bir vasiyeti
Veled Çelebi tarafından şerhedilmiş ve bu şerh Hayru'l-kelâm adıyla
İstanbul'da 1330 yılında neşredilmiştir. (Bkz. A. Gölpınarlı, Mevlânâ
Celâleddin, s. 257)

25 Bkz. A. Gölpınarlı,
Mevlânâ Celâleddin, s. 256-257; Mevlânâ'nın Yedi Öğüdü, İst., 1937, s.
VI-VIII (Veled Çelebi'nin takrizi.)

26 Örneklerde her
bölümün başında veya sonunda verilen cilt, sayfa ve beyit numaraları
aşağıdaki eserlere aittir. (Tercümelerde gerekli yerlerde -asıllarına
bağlı kalınarak- tarafımızdan tasarrufta bulunulmuştur.): Divan-ı Kebir,
trc. Abdülbaki Gölpınarlı, I-VII, Ankara, 1992; Mevlânâ'nın Rubaileri,
trc M. Nuri Gencosman, I-II, İst., 1985; The Mathnawi of Jalalu'ddin
Rumi, I-VIII, London, 1925-1940; Mesnevi, trc. Velet İzbudak, I-VI,
İst., 1942; Fîhi mâ fîh, trc. Abdülbaki Gölpınarlı, İst., 1959;
Mektuplar, trc. Abdülbaki Gölpınarlı, İst., 1963; Mecâlis-i Seb'a, trc.
Abdülbaki Gölpınarlı, Konya, 1965.

1 Aylık Sayfa Görüntüleme Sayısı

Blog Arşivi

Popüler Yayınlar

Powered by Blogger.

Paylaşan Yazar -Sitemizde Yayınlanan Makale,Resim ve Fotoğrafların Telif Hakkı Tamamen Sahiplerine Aittir.Sitemiz İnternetin Değişik Kaynaklarından Derlediği Makaleleri Ziyaretçileri İçin Yayınlar ve Bir Hak İddia Etmez. Telif Hakkı Bildirimleri ve Şikayet İçin İletişim Bölümüzden Bizimle İletişim Kurunuz.